2. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2016 Pazar

MÜCAHİT KILIÇ İLE SABAHATTİN ALİ’NİN KÜRK MANTOLU MADONNA ADLI ROMANI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ


İdari Kurul: Kürk Mantolu Madonna romanını kısaca nasıl tarif edersiniz?

Mücahit Kılıç: Sabahattin Ali tarafından 1943 yılında kaleme alınan roman, sıradan bir banka çalışanının sıkıcı, monoton ve bir o kadar da gizemli hayatının, içini döktüğü ve dününü neşrettiği defterin iş arkadaşı tarafından okunarak okuyucuya aktarılmasıyla, aslında Raif Efendi’nin kişiliğinin ve geçmişte kalan günlerinin sanılanın aksine içinde bulunduğu tekdüzelikten çok uzakta olduğunun anlaşılması üzerine Raif Efendi’nin ruhsal bitkinlik ve yorgunluğunun gözler önüne serilmesi diyebileceğimiz kısa bir izah ile tanımlanabilir.

İdari Kurul: Hazır Raif Efendi’den söz açılmışken Doğu-Batı ekseninde Raif Efendi’yi nerede konumlandırırsınız?

Mücahit Kılıç: Bu soruya bizzat romandan örnekle cevap vermenin daha isabetli olacağını düşünüyorum. Değerlendirmeme gelecek olursak şunları söyleyebilirim: Raif Almanya’ya çok alışmıştı. Daha doğrusu Maria’nın sevgisi onu buraya bağlamıştı. Ancak yalnızca Maria mı bu bağlanmada etken, tartışılır. Çünkü gece eğlenceleri, danslar, içkiler ve kendince özgür bir adam. Sevdiği kadınla beraber bir adam. Lakin Raif’in kaderi ve köklerinin bulunduğu toprak, onu çağırıyordu. İşte tam burada, aradığı özgürlüğü, aşkı bulan ve artık Almanya’ya ait hisseden bir genç. Nerede sabun mesleğiyle ilgili bilgiler? Asıl amaç neydi? Batı’nın gelişmiş ilim sahasından faydalanıp bunu memlekette tesis etmek miydi yoksa bir macera gezisi mi? Bütün bu soruların arasında aklıma şu yargı geliyor. Türk aydını, asıl gayesi Batı’dan faydalanıp bu faydayı memlekette işlemek yerine, bunun dışında olan meşgalelerle oyalanmıştır. Avrupa, büyüsüyle bazılarımızın aklını çelmiştir. Bunlardan birisi de Raif Efendi’dir. Ruhunu ve aklını kaptırdığı Avrupa’dan dönüşüne verdiği tepki de bunun açık bir delili gibidir.

“Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvelki ‘ben’ değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vak’a günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde, ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birdenbire, avuç içi kadar kâğıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu.” (KMM s. 137).

İdari Kurul: Bugün baktığımızda okurların birçoğu bu romanı bir aşk romanı olarak görmekte ve bundan sebep okumakta. Peki, sanıldığı gibi bu roman sadece bir aşk romanından mı ibaret?

Mücahit Kılıç: Bu romanı, aşk romanından ibaret görenleri bütünüyle haksız sayamayız. Fakat romanı salt bir aşk hikâyesi olarak ele almak da eksik bir yorum olur. Sabahattin Ali’nin diğer romanları da okunduğunda, yazarın okuyucuya akış içinde bir mesaj vermek istediği ve farklı konulara da aşk kadar ehemmiyet verdiği açıkça görülecektir. Mesela feminizm, materyalizm, hedonizm gibi kavramlara ilişkin örneklerle karşılaşabiliriz. İsterseniz yine romana müracaat edelim:

“Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz… Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok… Fakat bilmem… Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm.” (KMM s. 82).

“Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir acz bulunacak? Çocukluğumdan beri daima buna isyan ettim, bunu asla kabul edemedim.” (KMM s. 97).

Bakınız bu örneklerde feminizm olgusuna bariz şekilde rastlarız.

İdari Kurul: Çok açıklayıcı oldu. Peki, materyalizm hususunda ne söylersiniz?

Mücahit Kılıç: Bir esere bakıldığında o eserin tamamen yazarın hayatından bağımsız biçimde ortaya çıktığını söylemek kolay değildir. Her eser yazarının hayatından ve dünya görüşünden şöyle veya böyle izler taşır. Bunu S. Ali’nin eserlerinde de görürüz. Materyalizmin de bahsettiğimiz döngü sebebiyle romanda yer bulduğunu ifade edebiliriz. Burada meşhur Kürk Mantolu Madonna’yı dinleyelim:

“Dünyada en sinirime dokunan şeylerden biri de o mumlar ve yıldızlarla donatılan çam fidanıdır.” diyordu. “Bunu Yahudiliğime hamletmeyin, çünkü insanların kendilerini bir an için zannetmek sevdasıyla başvurdukları bu nevi manasız merasimi saçma bulduğuma göre böyle garip ve lüzumsuz vecibelerle dolu olan Yahudi dinini hoş bulamayacağım gayet tabiidir. Zaten halis Alman kanında bir Protestan olan annem de, sırf ihtiyar olduğu için ve iş olsun diye bu âdetlere bağlı. Fikirlerimi zındıkça buluyorsa bunda, dinî kanaatlerinden ziyade, son günlerinin ruh sükûnetinin bozulması korkusu amil oluyor.” (KMM s. 110).

İdari Kurul: Hedonizm, sık duyduğumuz bir kavram değil. Kavramı, romandan hareketle nasıl açıklarsınız?

Mücahit Kılıç: Kavram olarak yabancı olsak da hedonizm, günümüz insanının karakteristik özelliklerinden bir tanesi. Yani insanın geçici zevklerle kendini oyalaması ve hayatın gerçekliğinden bir anlık dahi olsa uzaklaşma çabası. Modern insanın bir tarifi de bu değil midir zaten? Bakın Maria Puder (Kürk Mantolu Madonna) şöyle diyor:

“Evet… Ben böyleyim işte…” diyordu. “Raif… Sevgili Raif… Ben böyleyim işte… Dememiş miydim? Bir günüm bir günüme uymaz diye… Fakat kederlenmeye lüzum yok. Sen çok iyi bir çocuksun. Muhakkak ki sen iyi bir çocuksun!” (KMM s. 114).

Feminizm, materyalizm ve hedonizm ile alakalı verdiğimiz örneklere dayanarak Kürk Mantolu Madonna’nın salt bir aşk romanı sayılamayacağını izah ettiğimiz kanaatindeyim.

İdari Kurul: Evet, biz de kanaat getirdik. Bu romanı bir de anlattığınız minvalde okumak icap ediyor. Tabii, yeni okuyacaklar ve tekrar okuma isteği olanlar için de durum böyle.

Mücahit Kılıç: Şüphesiz.

İdari Kurul: Kürk Mantolu Madonna romanından hareketle diğer edebî eserlerin okunması ve ele alınmasıyla ilgili neler söylersiniz? Bu konudaki fikirlerinizi de önemsiyoruz. Sanırım okuyucularımız için de ufuk açıcı olacaktır yorumlarınız.

Mücahit Kılıç: Güzel bir noktaya temas ettiniz. Umarım sizin ve okuyucuların istifade edebileceği bir cevap veya cevaplar verebilirim. Bu konuya örneklerle açıklık getirelim. Misal, bir senaryo yazılırken senarist o senaryoya kendi hayatı ve ruh hâlini de yansıtır. Yani senaryo tamamen yazarından bağımsız değildir. Ayrıca her eserde üst perdeden bakıldığında görülemeyen ancak yazarın okuyucuya vermek istediği yahut dayattığı birtakım olgular bulunur. Bir şiiri ele aldığımızda ilk okunuş bize ölümü çağrıştırabilir. O şiiri daha derine inerek incelediğimizde ise şairin inancından dolayı ölümden korkması veya korkmamasını görebiliriz. Kürk Mantolu Madonna romanı da bu çizgide ele alındığında romanda aşkın dışında da birçok konunun işlendiğini ve içerikte farklı mesajlar verildiğini açık bir şekilde görüyoruz. Romanın büyük bir kısmının Almanya’da geçmesi bir tesadüf değildir. Çünkü S. Ali Almanya’da da yaşamıştır. Raif Efendi’nin doğduğu topraklara yabancılaşması da bir rastlantı değildir. Romanda işlenen her konu veya olgu, o romanı yazan kişiden az veya çok izler barındırır. Bu, gözardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Edebî eserlere bu pencereden bakmak kanımca elzemdir.

İdari Kurul: Romana ilişkin güzel bir sohbet olduğunu düşünüyoruz. Son yılların en popüler romanlarından olan Kürk Mantolu Madonna hakkında bilmediğimiz konulara değindiniz. Şahsımız adına yeni bilgiler edindiğimiz için memnuniyet duyduğumuzu ifade etmeliyiz. Bize vaktinizi ayırdığınızdan dolayı size çok teşekkür ediyoruz. Umarım yine bir eser vesilesiyle bir araya geliriz.

Mücahit Kılıç: Gerçekten çok önemli sorular sordunuz. Kendimi, yerinde yanıtlar verebildiysem görevimi ifa etmiş sayarım. Bu samimi sohbetten ötürü ben teşekkür ederim. İnşallah “Yalgın” uzun ömürlü bir yayın olur.

10 Eylül 2016 Cumartesi

fâtıma

Mustafa Yıldız

ah, fâtıma
saçlarını hiç göremediğim!
havva’nın kızı.

oyaladılar beni.
kuşlarla aldattılar,
eskisi gibi. senin eskin yok fâtıma.

kandırdılar yazık
gene kuşlarla beni.
ikna edemedim gözlerimi.
seni alıp gittiler
beni de göklere esir ettiler.

gökte aradığını herkes buldu yerde
ben seni göklerde kaybettim
nerede bulayım fâtıma

değeri olmazmış geride kalanların.

hürriyettin fâtıma
hürriyet, adı “sadık” olanların.

9 Eylül 2016 Cuma

LÂF Ü GÜZÂF ÇIKMAZI

Bülent Bulut

2

Herkesin terk edemeyişleri vardır elbet, zaten monotonluk atfettiğimiz günlerimizin bize geri dönüşleri böyle, diyebilirsiniz, haklısınız da. Dünya meşgaleleri bunu gerektiriyor. İnsanlıktan dem vuracağımız nadide anlarımızı aldılar elimizden, mecburiyetlerimiz ve dahi sorumluluklarımız var. Yol uzun, zaman kısa ve yorgunuz. Hayatın artık kök salamayacağı mutantlara dönüşmüş bile olabiliriz -buna gülün lütfen.- Bütün bunlara rağmen iki kirpiğimizin arasında olan zamandan biraz sıyrılıp hayal dünyamıza doğru yol alalım.

Hayaller zamana ait olgular değildir. Zamana ait olmadıkları gibi bir mekân aidiyetleri de yoktur. Türlü türlü roller biçeriz kendimize. Kontrol hep bizdedir çünkü, kontrolümüzde olmayan rüyalara inat.

Hayaller bize yeni zamanlar ve mekânlar oluşturur. Örneğin sırtınızda tekli bir koltukla yeni evinizin merdivenlerini çıkarken lüks bir masaj salonunda dinlenebilir, masa başında bilgisayarla uğraşmaktan beyniniz yanmışken imrendiğiniz birisinden rol çalabilir veya bacağınız kırık bir hâlde hastane odasında uzanırken capoeira yapabilirsiniz. Basit velakin hayaldir en nihayetinde. “Hayaller de nereden çıktı şimdi” diyebilirsiniz tabii. Fakat size edebîleşmek ve ebedîleşmekten bahsetmem gerekiyorsa hayalleri es geçemem. Tıpkı hisleri de es geçmeyeceğim gibi...

Edebîleşmekten bahsedeceksek hislerin ve hayallerin bir ahenk oluşturması gerekir. İlhamın arz-ı endam edeceği bir gönül hâli ancak böyle mümkün. İşte, o zaman insan olmaya bir adım daha atmışız demektir.

"Ne yani! Bu hâlde olanlara bile tam manasıyla insan denemiyorken kendimizi nasıl tanımlayacağız?" cinsinden zekice bir soruyu kendinize sorduğunuzu varsayarak diyorum ki; çoğunluğumuz “insansılarız” -bu tabiri hak ettiği bir anlatımla genişletmeyi bir borç bilirim- görüntü itibarı ile insanız yani.

İçiniz rahat olsun, ilhamda insan ya da insansı şartı aranmaz. Aynı şekilde zaman ve mekân şartı da. Bir his ve hayal ahengi içerisinde olsanız da o durum geçtikten sonra bile gelebilir ilham. Bunu ruhumuzda hissettiğimiz derûnî rezonanstan anlayabiliriz. Zaten bu yüzden adı ilhamdır: “ilahi bir ikram.” Bu ikram kimden geliyorsa yerini de vaktini de o tayin edecektir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken tek gerçek ve can alıcı nokta şudur ki, edebî olmak adına yalancı eserler türeterek kendimizi ve dahi başkalarını kandırmak gibi bir duruma düşmekten sakınmalıyız. Nasıl mı? Tek bir örnekle açıklayayım, kâfi. Misalen birisini karşılıksız sevmeden yani aşka en yakın o duyguyu tatmadan -ki efsunlu bir takım kelimeler de dimağınızda hâl-i hazırsa- edebî olarak çok güzel bir sevda şiiri yazabilirsiniz; lakin o şiir ebediyet ekseninde yaşanmamış olduğundan sinelerde hiç yazılmamış kabul edilecektir. En azından benimkinde…

İşte, bu denli hisler ve hayaller hengâmesinden çıkacak olası ahenkte kendimize dürüst kalabilirsek edebîleşme artık bizim için bir süreç olmaktan çıkacaktır. Ve edebîleşmeden kastımın da tüm “sanat benliği” olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.

Şimdi edebîleşen insansıdan ebedî insana doğru yol alalım...

"Ebedî olmak" tabiri başlı başına bir ilgi tasallutuna uğruyor değil mi? O uçsuz bucaksız insan semasına başını kaldırıp bakmaya cüret edebilenlerin yani edebî insansıların hak edişleridir ebedî insan olmak. Bu da ancak arkanızdan bir eser bırakmak ile mümkün olacaktır. Zamansızlık ve mekânsızlık âleminden gelip hiçlik kapısına varan ve akabinde zamana ve mekâna bırakılmış bir nişane: eser.

Sevgili okuyucu! İşte, sen bu eserlerle hatırlandığında ebedîsin.

8 Eylül 2016 Perşembe

lal bûse

Selim Tokgöz


melül mahzun düştü güzün
bulutlu gözlerden dalların diline

eylül bu değilsin, bırak
çatlasın toprak;
yadigâr bir lal bûse
gibi konacağına
yanağına
pak benizli ölümün.

ey gül; su…
beklediğin âzâde gün
-ki o berrak-
eğilsin dikenine
yine, salınarak.

7 Eylül 2016 Çarşamba

KARANLIKTA RAKS

Nurullah Yiğit

Karanlığın içindesin. Bir hayalin şiltesine uzanmışsın işte. Etrafında, yakınında, civarında neler bulunduğunu bilmiyorsun. Sadece bir madde (yokluk) olmuş olsa; "siyah" ve sen siyahın bir renk olduğuna inanmış olsan. Gözlerini açmanın ya da kapalı tutmanın bir anlam ifade etmediğini bildiğin hâlde sen yine de gözlerini kapatsan. Kirpiklerini birbirine sarılmış düğümler şeklinde kilitlesen ve bu kilidin anahtarı bir sihirli cümle olmuş olsa.

Bir süre bedeninin hafiflediğini hissedebilecek kadar nefes alsan. Bedenin bir kuş tüyünün savrulmuşluğu kadar hafiflese. Düşünceden ibaret olduğunun farkına varsan. "Evet! Ben, üzerine beden giydirilmiş bir düşünceyim." diyebilsen. Tam o esnada bir perdenin varlığından haberdar edilsen. Zaman zaman rüzgârın perdeni okşayışından doğan raksı seyretsen. Henüz perdeyi temaşa etmeye başlamışken belirli belirsiz bir karaltı odanın içerisinde önce sağa, sonra sola; ardından sana doğru yaklaşıyor olsa. Korkmasan! Yineliyorum. Korkmasan! Kalbin hızlı hızlı çarpmasa ve soğuk terler dökülmese teninden. Ürperti duygusunu bütün duygusuzluklar boşluğuna bırakıversen. Karaltı yaklaşsa, daha çok yaklaşsa… "Görebiliyorum" derken gözlerinin sana yalan söylediğini göremeyecek kadar kör olmasan.

İşte, tüm ihtişamıyla karşında duruyor. Asırlardır yerin altında keşfedilmeyi bekleyen bir çift mücevher parıldayarak sana bakıyor. Yüzünde korkulu bir ifade görüyorsun. Tel tel saçlarının arasından ve alnından tuzlu sular yeni yollar keşfederek dudaklarının üzerinden aheste aheste iniyor. İşaret parmağını henüz yeni emmeye başlayan bebekler gibi titreyerek ona doğru uzatıyorsun. Sonra… Sonra uyanıyorsun, en olmayacak yerde uyanıyorsun. Kim bilir, o bir çift göz için kaç gece daha penceren açık uyuyacaksın; kim bilir?

6 Eylül 2016 Salı

Gül ve Kül

Bülent Bulut

Yâr yâr bakan
Gül görür
Gül gül bakan
Bülbül...

Teşbihi nâ-mümkün
İfadeler nuhül
Dil âciz,
"Dîl" kâfî.

Ne kâğıt elzem
Ne satır zâyi
Ne kalem tutar
Ne mürekkeb kanar
...
Aşk ateşinin
Derler bî(r)misali var
Aslı gülşen!

İbrahim olan girer
Ve ebeden
Girecek İbrahimler.

5 Eylül 2016 Pazartesi

İKİ BÜYÜK DOST: ZİYA OSMAN VE CAHİT SITKI

Mustafa Yıldız

Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956): Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızın iki mühim şahsiyeti… Şairlerin genelinde olduğu gibi, bu iki şair de şiire başladıkları dönemlerde birçok şairin tesiri altında kalmıştır. Lakin bu tesir, onların sanat gücünü ortaya koymalarını engellememiş; bilakis kendi üsluplarını, seslerini bulmada onlara öncülük etmiştir. Buna en güzel misal olarak da Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğu içerisinde şairlik yönü itibariyle ün yapmış tek isimdir. Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğunun şiir kanadını tek başına temsil etmiştir desek yanlış olmaz. Bununla beraber Cahit Sıtkı da 1946’da düzenlenen ve Attilâ İlhan’ın Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikinci, Fazıl Hüsnü’nün de Çakır’ın Destanı şiiriyle üçüncü olduğu şiir yarışmasında, Otuz Beş Yaş şiiriyle birincilik ödülünü kazanmıştır.

Biz bu çalışmamızda, şairlerimizin edebî yönlerinden ziyade, dostlukları üzerinde durmakla iktifa edeceğiz. Bu iki şairin tanışması Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Ziya Osman lise 1. sınıfı geçememiş ve yeniden sınıf tekrarı yapmak durumunda kalmıştır. O yıl Galatasaray Lisesi 1. sınıfına kaydolan Cahit Sıtkı ile aynı sınıfa düşmüş ve bu durum onların tanışmasına vesile olmuştur. İlk yıl sadece ileride başlayacak olan dostluğun tohumları atılmıştır. İkinci yılda yeşerecek olan dostluğun nasıl başladığını Ziya Osman şöyle anlatır: Lise 2’ye geçtiğimizde yeni sınıfımızda herkes kendine yer beğenir; çalışkanlar önleri, daha az çalışkanlar daha gerileri seçerken Cahit’le ben, birbirimizi çekmiş gibi, bir sırada buluverdik kendimizi. Ama artık ben yatılı olduğum için iş sırayla, sınıfla kalmıyor; yemekhane, yatakhane, tam manasıyla okul arkadaşlığı başlıyor, günler ve gecelerimiz bir arada geçiyordu. O iple çekilen hafta başlarını sanki aynı ipin ucundan tutmuş, beraber çekiyor, cumartesi günleri tatlılı öğle yemeğinden sonra yeni elbiselerimizi giyinmek üzere önce yatakhaneye, sonra tıraş olmuş, şıklaşmış, bütün haftanın ders sıkıntılarını, okul içinde giydiğimiz eski elbiselerimizi dolabımıza tıkıvermekle unutmuş, hafiflemiş, uçarcasına mesut, Beyoğlu Caddesi’ne çıkıyor; bir buçuk günlük hürriyetimize kavuşuyorduk.1

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın dostlukları öylesine içtendir ki, bu içtenlik, birbirlerinin şiirlerine müdahale edecek seviyeye gelmiştir. Ziya Osman, Cahit Sıtkı’ya gönderdiği bir mektubuna “Ahret” isimli şiirini de ilave ediyor ve şiirin sonu şu şekilde bitiyor:

… ve annem şaşıracak:
“Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum?” diye.

Bu mektuba mukabil Cahit Sıtkı 1 Şubat 1939 tarihli mektubunda bu mısrayı “Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli” şeklinde düzeltiyor ve şunları ilave ediyor: Şimdi, benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim. Bir kere, annen seni hemen tanıyor değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki? Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: “Ne kadar da büyümüş” ve “görmeyeli” kelimesinde bu buluşmaya tekaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele, senin şekildeki “diye”ye hiç lüzum yok.2

Bilindiği üzere bu iki şairimiz uzun yıllar birbirleriyle mektuplaşmıştır. Bu mektupların Türk mektup edebiyatında önemli bir yer teşkil ettiği kanaatindeyiz. Mektuplar, “Ziya’ya Mektuplar” adı altında Cahit Sıtkı’nın ölümünün ardından kitaplaştırılmıştır. Cahit Sıtkı’nın mektuplarından müteşekkil bu eserde Ziya Osman’a yazılmış elli yedi adet mektup mevcuttur. Mektupların her birinde samimiyeti, vefakârlığı, candanlığı görmek kaçınılmazdır. Saydığımız meziyetlere misal olması açısından bazı mektuplardan yararlanmak istiyoruz. Cahit Sıtkı, Paris’ten gönderdiği bir mektubunda şunları yazar Ziya Osman’a:

Bir Tane Ziyacığım,
Evet, anne gibi, sevgili gibi, dost örneği bir tane Ziyacığım. Sana medyun olduğum güzel dakikaları cemediyorum da bu altın hazinelerine bedel yükün altından nasıl kalkacağımı, bu borçların vadesi hulûl ettiği zaman ne halt karıştıracağımı düşünüyorum. Eyvah! Sana olan bütün muhabbetimi ve hayranlığımı seferber etsem de gene borçlu kalacağım. Hayatla şaka edilmiyor. Sen alacaklılar sınıfındasın, ben borçlular sınıfından. Mamafih gene ne mutlu bana ki alacaklım sensin; celp göndermezsin, haciz koydurmazsın ve geceleri uykumu kaçırmazsın. Bütün borçlulara senin gibi bir alacaklı dilerim.3

Bir başka mektupta o vefakâr dosta şöyle seslenir Cahit Sıtkı:

Ziyacığım,
İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım; çünkü sen, benim için yalnız vefakâr ve hâlden anlar bir dost değil, aynı zamanda açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin.4

Cahit Sıtkı’nın annesinin, babasının ve tüm sevdiklerinin yanı başında olduğu hâlde dostluğuna, içtenliğine, gönüldaşlığına ihtiyaç duyduğu tek insan hiç kuşkusuz Ziya Osman’dır. Cahit Sıtkı bu hislerini 1935 tarihli mektubunda şöyle anlatır:

Sevgili Ziyacığım,
Annem, babam ve kardeşlerim yani bir kelimeyle, sevdiklerim arasında olduğum hâlde, senin gibi dostluğuna en fazla güvendiğim ve ehemmiyet verdiğim bir arkadaşın bu muhabbet çemberinin dışında, şimdilik camlar ötesinde kalmasına gönlüm razı olamıyor… Seni çok arıyorum Ziyacığım.5

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın yaşadığı dostluk, belki de edebiyatçılarımız arasında vuku bulmuş en samimi ve en hakiki dostlukların başında gelir. Çünkü onlar tanıştıkları 1928 tarihinden itibaren asla birbirlerini terk etmemiş ve ömürlerinin son gününe kadar gönüldaş olarak kalabilmişlerdir. Edebiyat tarihimizde takdirle anımsanacak bu dostluk, ne yazık ki Cahit Sıtkı’nın hastalanmasıyla sekteye uğrayacak ve ölümüyle de nihayete erecektir. Denilebilir ki Ziya Osman, hayatında aldığı hiçbir üzücü habere Cahit Sıtkı’nın hastalandığı haberini aldığı gibi üzülmemiştir. Bu üzüntüsünü şöyle dillendirir Ziya Osman: Cahit’i meğer ne hâlde görmem kısmetmiş! Cahit, İstanbul’a gene gelmemiş, getirilmişti. Bana -artık ne eve ne çalıştığım yere- uğrayacak hâlde değildi. Onu, yatırıldığını öğrendiğimiz Nişantaşı İşçi Sigortaları Hastanesine görmeye gidiyordum. Tramvaydan Harbiye’de inmiştim. İlerlediğim kadar, ayaklarım geri geri de gidiyordu. Yıllar yıllar öncesi onunla -tuhaf, nedense bir akşamüstü- bu caddeden, konuşa konuşa geçişimizi hatırlıyordum. Bana aşağı yukarı şöyle diyordu: “Ziyacığım, şiirlerin aklına hep sone olarak mı geliyor senin? Neden hep sone yazıyorsun? Otomobilin olsa bile evine bir akşam da tramvayla veya yayan dönmek istemez misin?” Evet, ne otomobille ne de tramvayla, yayan gidiyordum şimdi… Bir zamanlar, bu yollarda bana hemen hemen bu sözleri söylemiş Cahit’i hasta yatağında kim bilir ne hâlde görmeye, kendi yürüyen ayaklarımla yayan gidiyordum.6

Sonunda beklenen olmuş ve Cahit Sıtkı, gördüğü onca tedaviye rağmen iyileşememiş ve ömrü boyunca yalnız bırakmadığı Ziya’sını yapayalnız bırakıp bu dünyadan göçmüştür. Ziya Osman, onunla hastane odasındaki son görüşmesini şöyle anlatıyor: Cahit her ne kadar konuşamıyor olsa da onun yüz ifadesinden neler söylediğini anlayabiliyordum. Birbirimizle o kadar kolaylıkla, öyle tatlı tatlı konuşmuştuk. Yüzünden, gözlerinden öperek ayrıldım. Ta odanın kapısından çıkıp epey uzaklaşıncaya kadar arkamdan, dudaklarının o öpücük hareketi ve sesiyle öpücük yolladı. Hayalimdeki son Cahit, yattığı yerden öpücük gönderen bu yüz; kulaklarımda ondan son kalan ses, bu öpücük sesleridir. Bu sonun da bilinen öteki sonun da acısı hepimizin içinde.7

Bu yazıya, Cahit Sıtkı’nın sanata ne kadar önem verdiğine delil olan, babasına yazmış olduğu bir mektubundaki şu satırları eklemeden geçemeyeceğiz: Babacığım, hayatta muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktadır. Bu eseri meydana getirmek için saadeti memnu telakki etmeli. Benim de çizilmiş bir mefkûrem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil olmak için bir eser meydana getireceğim.8

Bir şekilde bu mektubu okuyan Ziya Osman, Cahit Sıtkı’nın bu düşünceleri üzerine şunları söyler: Uğrunda ölürcesine yaşayıp gene uğrunda öldüğü bu eseri, ilk deneme ve son hastalık yılları çıkarılırsa, yalnız yirmi yılda meydana getirdiğine işaret ettikten sonra yapabilecek tek hareketi yapıyor, o ufacık vücudun kısacık ömrü boyunca büyüklükte birbiriyle boy ölçüşmüş insanlığı, şairliği ve arkadaşlığı önünde saygıyla eğiliyorum.9 Ziya Osman, biricik dostunun ölümü üzerine, hafızalardan silinmeyecek şu şiiri yazmaya muvaffak oluyor ve şiiri “Düşümde” ismiyle yayınlıyor ve Cahit Sıtkı’dan bir yıl sonra -1957’de- dostuna kavuşuyor.

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler.

Baktım ki, toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz.

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı,
Bense uyandıktan sonra.






1 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 8, Varlık Yay., İstanbul, 2001.
2 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s.. 56., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
3 a. g. e., s.. 66.
4 a. g. e., s. 54.
5 a. g. e., s. 53.
6 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur. Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 39., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
7 a. g. e., s. 43.
8 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
9 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.

3 Eylül 2016 Cumartesi

ATA-CURT

Alıkul Osmonov

Cıluu kiyin, coluň kıyın üşürsün,
Kış da katuu... boroon ulup, kar urup...
Suugundu öz moynuma alayın,
Col karayın, toktoy turçu, Ata-Curt!

Cazda başka... Cel tiybesin abayla,
Köpkö turbas, mobul turgan sur bulut.
Büt dartıñdı öz moynuma alayın,
Sen ooruba, men ooruyun, Ata-Curt!

Tündör caman... kırsık salıp ketpesin,
Naalat kelip at tizginin şart burup...
Azabıñdı öz moynuma alayın,
İz karayın, toktoy turçu, Ata-Curt!


VATAN
Çev.: Selami Göze

Sıkı giyin, yolun çetin, üşürsün
Kış zor… Fırtına var, kar var
Soğuğunu ben sırtlanayım
Yol bulayım, dur hele vatanım

Dikkat et baharın yeli değmesin
Çok durmaz şu ela bulut
Bütün dertlerini boynuma alayım
Hastalanma sen, ben hastalanayım, vatanım

Geceler kötü… Belaya salmasın seni
Lanet gelip at dizginini çevirdiğinde
Kederini öz boynuma alayım
İz bulayım, dur hele vatanım

Cebirsel tabirle: “şair, aşk ve sair” kompleksi

Selim Tokgöz


Hayat, hadsiz dereceden çok bilinmeyenli denklem misali; şiir ise tıpkı polinom...

Şair, hayatın türevini alır gibidir karaladıklarıyla. Hayattaki bilinmezlikler öylesine yoğundur ki, her hamlesinde o meşhur “hiç”e yani vuslata bir adım daha yaklaşıyor gibi görünse de aslında anı seyrediyor denebilir.

Ya limiti yoktur -mütemadiyen- karşısında belirip sönümlenen heyulaların farklı yolların hedefinde olmasından yahut limiti sonsuzdadır; düş imarındaki gülüşlerin mihmandarına.

Ma'şukası ile varabileceği ortak noktaları olsa dahi süreksizdir ve hiçbir zaman-mekân içre türevini alamayacağından dökemez sırrı mısralara.

Hayattaki değişkenlere bağlı olarak fonksiyonları da sürekli değişir düşüncelerinin; parabolik eğrileri şekilden şekile girer. Yaşamın yansıyan yüzü en pozitif durumdayken bile kritik noktalarda usu dibe vurmuş görünebilir; lakin ahvali böylesi vurgunken dahi onun kolları semavata yükselirken gönül nazarı hakikate nazır vaziyettedir.

Ey, Mekteb-i Yusufiye saydığı öz zindanında ordinaryüs olan ve fakat evvelen yalnız aşk bahsinden ikmâle kalan kârî! Gönlümden sökülenlerin integralini al ki şayet vesilesiyle -belki- bulabilirsin cümle hayat tezini bağrında karalayan yâri.

2 Eylül 2016 Cuma

Baldan Çocuk

Nurullah Yiğit

Yıldızların üzerinde incecik bir şal
Simsiyah geceyi laciverde boyuyor
Işıltılarıyla bir çocuk sanırsın bal
Heybesini açmış ilham dolduruyor

Bulutlara sarılıp uykuya dalarken
Dinliyor ruhuyla kâinatın sesini
Şelaleden akan ak sütünü içerken
Seyrediyor suda görünen aksini

Yangın çıkaran kıvılcımlar arasında
Bir elinde hayali diğerinde gerçek
Uyku, uyanıklık ve bir düş arasında
Ay ve güneşin dansı sahnelenecek

Yıldızların üzerinde incecik bir şal
Simsiyah geceyi laciverde boyuyor
Işıltılarıyla bir çocuk sanırsın bal
Heybesini açmış ilham dolduruyor