6. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2017 Cumartesi

YAHYA KEMAL’İN “BİR TEPEDEN” ŞİİRİNİN TAHLİLİ

Melike Karcan


Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeğe geldin
Çok benzediğin memleketin her tepesinde.
Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.
Târîhine aksettirebilsin diye çehren,
Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

“Bir Tepeden” adlı şiir, Fransa’da etkilendiği tarih görüşleri ve kendi zihninde tasavvur ettiği medeniyet ve özlemini duyduğu tarihe karşı duygularını ifade eden Yahya Kemal’in; büyük Osmanlı medeniyetinin başkentliğini ve birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan İstanbul’a karşı beslediği duyguları ele aldığı şiirlerinden bir tanesidir.

BEYATLI ŞİİRİNE GENEL BAKIŞ

İlk şiirlerini 1902 yılında Servet-i Fünûn dergisinde yayınlamıştır. Paris’te kaldığı yaklaşık 10 yıllık dönemde şiir görüşlerinde değişiklikler olmuştur. Bu yıllarda Albert Sorel’in verdiği tarih dersleri ile yakından ilgilenmiştir. Sorel’in “Coğrafyada keşfedilmemiş kutup, tarihte keşfedilmemiş Türklük vardır.” görüşü onu zihin dünyası açısından etkiler. Camille Julien’in “Fransız toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı.” sözü de onu farklı bir arayış içine sürükler. Yahya Kemal, bir medeniyet arayışı içindedir. “Yahya Kemal, şiirin bir duygu meselesi olduğunu kavramış ve bunu eserleriyle göstermiş olan insandır.” (KAPLAN, s. 223)

Yahya Kemal, ahengi müdafaa etmiş, herkesin hakir görmeye başladığı aruzu, yüksek bir musiki vasıtası yapmıştır.

Türk medeniyetinin kaynağını ilk önce Eski Yunan’a dayandırır. Bu eğilim,1 “Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya ‘Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek’ eğilimidir.” (AKYÜZ, s.170)

Bu görüşünden kısa süre içinde vazgeçen Yahya Kemal, Türk medeniyetini 1071 Malazgirt Zaferi’yle başlatır. Şiirlerine de bu çizgide devam eder. Onun için bu tarihten önceki devirler “tarih-i kadim”dir.

BİR TEPEDEN

Konu: İstanbul’u fethetme girişimlerine ve şehrin tarihî seyrine sesleniş.
Tema: İstanbul, Türk-İslam medeniyeti için büyük bir öneme sahiptir ve bu medeniyete katılmak için birçok merhaleden geçmiştir.
Şekil Özellikleri: Dörtlüklerle yazılmıştır. İki dörtlükten oluşmuştur. Aruzun “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün” kalıbıyla yazılmıştır. Çapraz kafiye düzeni vardır.
İmgeler: Rüya, Tepe, İklim, Fetih, Tuğ, Fatihler, Altın kan.
Şiirin Düşüncesi: Türk-İslam mefkûresinde İstanbul’un önemi ve bu mefkûrenin tarihten bugüne yaşayışı.
Şiirdeki Duygu: Şerefli Türk milletinin İstanbul’u fethedip onu kendi medeniyeti çevresinde geliştirip şekillendirmesi ve bunun verdiği gurur.
Şiirdeki Olay/Olaylar: Memleketin tepelerinden seyretme. İstanbul’un sesinin duyulması. Türk ordularının fetihler için sefere çıkması. İstanbul’un fethi için fatihlerin kanlarını dökmesi.
Şiirdeki Somut Varlıklar: İstanbul, Tepe, Memleket, Mermer, Tuğ, İklim.

ŞİİR TAHLİLİ

“Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeğe geldin
 Çok benzediğin memleketin her tepesinde.”

Yahya Kemal, Türk tarihinin yazılı olarak elde bulunmamasının doğurduğu sebeplerle, eskiyi rüya ve
hislerle yaşamıştır. Çünkü bizde tarih yazımı çok gelişmemiştir. İlk mısrada ortaya konulan ifade de bunun bir örneğidir. Şair, tarihe bir hayal ile yaklaşır. Muhayyel bir tarih ve medeniyet dünyası onun zihnini doldurur. Burada şair, şiirin başlığıyla bir tezatlık kurarak “bir tepe” ifadesi yerine “her tepesinde” ifadesini kullanmaktadır.

“Çok benzediğin memleketin her tepesinde” ifadesinde memleket ve tepe kelimeleri ile kastedilen iki unsurdan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi tüm Anadolu coğrafyası, ikincisi ise medeniyetin başkenti olan İstanbul’dur.

“Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
 İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.”

Yahya Kemal, bu dizelerde İstanbul’un konuşmasından ve bu seste İstanbul’u duyduğundan bahsetmektedir. İstanbul’un konuşması ifadesiyle anlatmak istediği, İstanbul’da yaşayan insanların konuştuğu “İstanbul Türkçesi”2 olabileceği gibi, İstanbul’da bulunan camilerden yükselen ezan sesleri de olabilmektedir. İkinci mısrada da bu unsurların İstanbul’u çağrıştırdığını ve temsil ettiğini kastetmektedir.

“Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,
 Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.”

Osmanlı medeniyetinde fethedilen bölgede Türk ve Müslüman hâkimiyetinin ve kültürünün varolduğunun göstergesi olarak cami, medrese, hamam vb. yapılar inşa edilir. Burada bu olaya bir telmihte bulunulduğu söylenebilir. Aynı şekilde göç politikasıyla orada bulunan hâkim unsur Türk ve Müslüman yapı olmaktadır. Irkın iklim yani şekil ve özellik olarak İstanbul’u da kendi kültürü çerçevesinde yaratması yine bu şekilde olmuş ve ikinci mısrada belirtildiği gibi farklı birçok fetih de bu şekilde gerçekleşmiştir.

“Târîhine aksettirebilsin diye çehren,
 Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.”

Bir şehrin çehresi de tıpkı insanda olduğu gibi dikkati çeken ilk unsurdur. Şehrin çehresini oluşturan unsurlar da; halk, mimari, çevre vb. unsurlardır. Bu unsurlar içinde İstanbul’un Türk-İslam medeniyeti dairesinde bir şehir olduğunu gösteren en önemli madde mimaridir. Bu hususta yalnızca İstanbul ve Fatih Sultan Mehmed değil, 1071 yılından itibaren Türk-İslam medeniyetine hizmet eden her hükümdar ve komutan kastedilerek “Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.” ifadesi kullanılmıştır. Altın kan söyleyişi de bu çerçevede değerlendirilirse şair, tüm Türk hükümdarlarının aynı şekilde kutsal bir gayeye hizmet ettikleri ve bu sebeple kutsal bir kan yani altın değerinde bir kana sahip olduklarını ifade etmiştir.



1 Nevyunanilik Hareketi
2 Devlet tarafından kabul gören resmî ortak yazı dili,
söyleyiş.

Gökkuşağı

Nurullah Yiğit


Tuz akan pınarlar, buz akan nehirler
Ve içinde biraz olsun su taşıyan her şey
Buharlaşır ve tabiat bunu bizden gizler
İster bilme ister bil, işler bu çark peyderpey
Dokunur yağmur damlaları yeryüzüne
Ümitsiz, kuru ve çatlak toprak nemlenir
Yenidoğan açlığıyla emer bulutları toprak
Yağmuru yağdıran anne şefkatiyle emzirir.

Demlenir, yazgısı yeniden kara toprağın
Solmuş sarı renk iken ifadesi demlenir
Asırlık ihtiyarların kuru kökleri şenlenir
Isınır canlılar boşlukta savrulan ezgiyle
Kamaşır gözlerimiz kırılan yerinden ışığın
Işık bir kuşak olur ve sıkar belini göğün.

MAZLUMLAR MANİFESTOSU

Mücahit Kılıç


Köşesiz acılarımız var ömür yokuşunda yuvarlanan. Kaşesiz umutlarımız, hayat denen müdürden aldığımız. Yarınlar yüz binlerce lira borç yaptığımız bir tefeci gibi. Zaman ise kavgayı uzaktan izleyen sinsi arkadaş. Ecel tuzak, emel uzak... Haydi, uçun desek hayaller tutsak. Yersiz yurtsuz bir ucube gözüyle bakılırken, ümitler yakılırken, mezarlara taşlar çakılırken, çocuklara çukurlar kazılırken, vurulan uçurtma semada süzülürken neden hep sessizlik tesadüf eder gecelerimize? Ben saçlarımın arasından isyankâr bir tavırla kendini gösteren aklara dahi müsamaha ederken feleğin bu acımasızlığı da neyin nesi? Gülüşlerimize faiz koyan mutluluk baronları her tebessüme karşılık bir acı ekliyor tarifemize. Operatörler fazladan konuşma hakkı vermektense faturamıza ek kahkaha vermeli. Huzurumuzun KDV'si biraz olsun düşürülmeli. Bindiğimiz ümit taşıtlarının akbiline zam gelmemeli. Yetkililer bizi dinlemeli. Gerekirse ortamı germeli; ancak önümüze bir parça umut sermeli. Kabadayılığı hep mazluma tutan bu dünya, biraz da onlara diklenmeli. Onlara söylenmeli, bir gün tüm hüzün fabrikatörleri batacak. Ne demiştik? Hayat umutlarımıza kaşe vurmadı. Şimdi biz yarınları nasıl inandıracağız?

MÜNACAT

Mustafa Yıldız


I

Kendi imkânlarımla sevdim seni ben
Kendi imkânlarımla sevdim
İnsanların dert dedikleri şeyleri.
Allah’ım!
Baktığım bütün aynalarda
Kendi üstüme yürüdüm.
Kendime kızdım ve her gün
Kaç defa küstüm.

Milenyum denilen bu arızalı çağda
Gemiler yakan nice adam (!) görüyorum
Upuzun adamlar görüyorum
Ama Târık bin Ziyâd’a benzemiyor hiçbiri.
Tespihsiz gezemiyorlar
Görünce ellerinde her gün yığınla tespih
Duyarım çaresiz tanelerin iniltisini
Dokundukları her şeyi
İncitiyor elleri.
Her şeyi biliyorlar, her şeyi
Hiçbir şey yok bilmedikleri
Senden başka her şeyi biliyorlar.

Kendi imkânlarımla sevdim Allah’ım
İnsanların kulaklarını tıkadığı hakikati.
Bir kuştan senin adını duymak için
Kim bilir kaç gece uyumayıp
Gündüzleri kırmızı koltuklarda uyku ararken ben
Bahsi geçen insanlar / Senin bu kulların
Tam da ömründen yakalamıştı bir kelebeği
Ve şimdi söylemeyeyim,
Bana neler ettiklerini.

Bağışla beni Allah’ım
Bu arızalı çağda, unuttum ben de
Sana nasıl sesleneceğimi.
Ve biliyorum, ne hâlde olursam olayım
Seni anmanın zarar ettirmediğini.



II

Allah’ım
Ben hâlâ siz diyorum
İnsan nasıl seslenmeli sana?
Bilmiyorum.
Efendim anlatmıştı aslında
Bela deyip unuttuklarımdan
Bu da. Biliyorum.
Bu yüzden kalbime güvenmiyorum
Ve karışmış hafızama
Kim bilir neleri hatırlamış da
Unutmuştum seslenmeyi sana

Allah’ım!
Musa Peygamberle tanışmadım
Hızır’ı tanıyorum ama
Saçlarımdan öpmüştü bir defa
Anımsıyorum.
Ben de bir kez sarılmıştım ona.

Bağışla beni Allah’ım
Ama elimi sürmedim
Ve hiç dokunmadım
Yarattığın huzura.
Onunla hiç tanışmadım.

Kendini bile yanlış anlamış biri olarak
İnanmıyorum kalbime Allah’ım
Dünyaya da.

Kim bilir
Hangi dervişin rüyaları bu gördüklerim
Her sabah “ben oyum, ben oyum”
Çığlıklarıyla uyanıyorum.
Hangi âşığın ya da hangi velinin
Yüz vermediği uykuları uyuyorum
Ben bu rüyalara nasıl inanayım Allah’ım
Nasıl inanayım?

Kendi rüyalarımı hiç görmedim ben
Güzel kokan bir gülün yanından geçmedim
Ellerim de dokunmuş değil
Havvaların saçlarına.
Yol yürümüş değil ayaklarım
Peşlerinden aylarca.

Kendini bile yanlış anlamış biri olarak
İnanmıyorum kalbime Allah’ım
Dünyaya da.



III

Beş aralık iki bin dokuz
Ben o gün doğmadım
Ben öldüm o gün
Şimdi yaşıyorum yine.
Fakat
…………………………………………..
Yaşıyorum işte.
Sen her şeyi biliyorsun Allah’ım.

Allah’ım
Boyları benden uzun insanların,
Daha ağır bedenleri
Öyle çok ki ceplerinde biriktirdikleri…
Ya kalpleri, kalpleri
İmtihan çarşılarından geçmiş mi?
Ve seni ağırlamaya yetebilir mi?

Ya benim kalbim?
Kalbim, ah kalbim!

MÜSVEDDE

Elif Musaak


Derdim, sadece hissettiklerimi sırdaş edebilmekti kaleme. Derdi dert etmekte ustaydı yürek bir kere. Yazar olmak şöyle dursun, müsveddesi olamaz kelimelerim aslını bilene. En güzeli, haddimi bilirim; sözüm ona “bu da kimmiş” diyene. Derdim, çocukluğumuzdaki burunlarla koklayabilmekti iğde ağaçlarını. Sevebilmekti çıkar nedir bilmeden, nefs araya girmeden, anne tebessümüne en bal oyunlarını yarıda bırakıp şefkat denizinde kanat çırpmayı. Çok geç değil iki gözüm, hâlâ görebilmeyi görürken. Geri dönmeyi, özlemeyi bırak. Sen, yazar müsveddesi, kendine dön; bil, dinle ve oku üflenen gerçeğini. Bir gün iadesi geldiğinde, adeta sergilenmek için asılmışçasına bembeyaz çamaşırlar gibi tertemiz sahibine verebildin mi emaneti?

yengeç dansı

Kireçburnu Rıhtımı, İSTANBUL / Ocak 2013

 yengeç dansı 
Selim Tokgöz

silkiyor gözlerimizi sürmeli
nakarat çırpınışları kalbimizin

iki doğum arası düğüm düğüm gerili
hamaklı düğün sefası öğünlerimizin alyansı

yaslanışı el ele dudaklarımızın silüeti
tinsel zelzelelere gebe

geç ürüyor rüyeti

güleç büyüyor dozunda sızıyla
vezin denizinde ozan

ve yürüyor aşk veçhe yengeç dansı

. .. . .. .

aklımı astım asalı gölgene
.
.
bozuldu güzel söz düzen tüzel
-hızır hızıyla-

geceler ayaz müptezel
 heceler naz uzleti zihin.

Nakavt

Bülent Bulut


Tek bilinmeyenli bir problemin içerisindeyiz. Bu problemdeki tek bilinmeyen ise ne yazık ki kendimiziz.

Ben...

Her problemde verilenler ve istenenler olsa da bu çetin problemde sadece bize verilenlerle alakadarız. İstenenleri gözardı, kulak arkası ederek yola devam ediyoruz!

Yanılgı...

Hep elde etmekle meşgulüz, hak edip etmediğimize aldırmadan fütursuz bir iştahla istiyoruz. Bu hâl bizi yeterince umursamaz yapmakla kalmadığı gibi olaylara karşı tepkilerimizi yitirmemize de sebep olmaktadır.

Put...

Adına ister “benlik” ister “ego” ister “nefs” deyin. Bu çetin düşmanla her gün savaş veriyoruz. Yani
problemimiz bu. Ringin adı “hayat” düşman ise kendimiz. Kimimiz farkında, kimimiz farkında “olmamayı” seçmişiz.

Uyarı!

Ve ruhumuza, egomuzla attığımız bu sessiz dayakta, ne kadar ayakta kalır gibi görünsek de hakem indinde hükmen mağlubuz.

“Kendine yenilme!”