4. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2016 Cuma

SALİH BABA VE DİVANI

Ömer Canbaz

Salih Baba, tekke-tasavvuf edebiyatının 19. asrın sonu ile 20. asrın başları arasındaki temsilcilerindendir. 1847 yılında Erzincan’da dünyaya gelmiştir. Babası imamlık yapan Mustafa Efendi, annesi Atike Hanım’dır. Salih Baba’nın doğuştan bir kolu çolak, bir ayağı ise kısadır. Ailesine ait olan çilingirci dükkânında tüfek tamir etmesinden dolayı “Tüfekçizâde” lakabıyla da anılmıştır.1 Salih Baba bir şiirinde kendi doğumuna tarih düşürmüştür:

Sâlihem usandım dâr-ı fenâdan
Bir an kurtulmadım renc i anâdan
Bin iki yüz altmış üçte me’vâdan
Bir beşer sûretli hâne gelmişem

Salih Baba’nın tahsil durumunda kesin bir bilgimiz yoktur; ancak bir şiirinde:

Ümmîyem bir zerre denli ilme yoktur tâkâtim
Gâh olur ilm ile bî-pâyân oluram kime ne

Salih baba, şiirlerini irticalen söylediğini, şiirlerinin Pîr-i Sami Efendi’nin zuhuratından kaynaklandığını belirtmiştir. Şair belki “Ümmîyem” derken irticalen şiir söyleme yeteneğini kazanmış olduğunu işaret etmiş olabilir. İki defa evlenen şairin ilk evliliğinden iki çocuğu olmuştur.

Salih Baba’nın şiire başlaması hakkında Fehmi Kuyumcu’nun hazırladığı çalışmada kayıtlı bir rivayet bulunmaktadır.2 Bu rivayete göre Pîr-i Sami Efendi’nin sohbetlerine gelen Salih Baba, sessiz, mahcup ve bilgisiz bir kimse olarak sohbethanenin arka taraflarında köşe bucak gizlenir, kendi hâlinde oturur, gölge misali gider gelirmiş. Rivayet odur ki zaman zaman tekkede Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Kuddusî Baba gibi tekke-tasavvuf edebiyatı şairlerinin şiirleri, beyitleri okunurmuş. Bir gün mutasavvıflardan biri Pîr-i Sami Efendi’ye: “Efendim, keşke bizim tekkelerimizden de şairler çıksa” deyince Pîr-i Sami Efendi: “Oğlum, bu bir himmet ve zuhurat işidir. Şiiri bizim Salih bile söyler!” diyerek eliyle arka tarafta gizlenen Salih Baba’ya işaret eder. O anda gönlü, o güne kadar görmediği farklı bir şeyle dolup coşan Salih Baba, bir anda irticalen şiir söylemeye başlamış; Pîr-i Sami Efendi’nin: “Yeter Salih!” demesiyle birlikte de irticalen şiir söyleme özelliği kaybolmuş, eski hâline dönmüştür. Yani buradan şu anlaşılabilir ki Salih Baba, vehbi ilim sahibidir. Salih Baba’nın söylediği bu şiirler yine Pîr-i Sami Efendi’nin bağlılarından, sülüs ve nesihten icazetli Adnan Efendi tarafından yazıya geçirilmiştir.3

Salih Baba’nın aruz vezniyle yazdığı manzumelerinde kullandığı dil ağır, hece ölçüsüyle yazdıklarında ise dil sadedir. 20. yy. tekke-tasavvuf edebiyatının son temsilcilerinden olan Salih Baba, amca çocuğu Abdurrahman Tüfekçi’nin mektubunda verilen bilgiye göre, 1324 (M. 1906) veya H. 1325’te (M. 1907) Erzincan’da vefat etmiştir.


Sevdim seni terk eylemenin çâresi yoktur
Hem fâili Hak’tır
Ma’şûk olanın âşıkına cilvesi çoktur
Gamzeleri oktur
Âşıklığıma gözlerimin yaşı tanıktır
Kana boyanıktır
Üftâdelerin dîdesi hûn bağrı yanıktır
Her dem uyanıktır
Dil şehrine kayd olalı sevdâ-yı dilârâ
Yaktı beni nâra
Bend eyledi zülfün beni Mansûr gibi dâra
Düşürdü bu zâra
Takdîr-i ezel böyle imiş gayri ne çâre
Yalvarmalı yâre
Sabr eyle gönül hüsn ilinin bâbı açıktır
İhsânı da çoktur
Âşufte dili hasret-i hicrâna bırakma
Dil şehrini yakma
Bir nîm nigâhın ile âteşlere yakma
Hem hışm ile bakma
Var Hazret-i Sâmiye kul ol gayrıya bakma
Her bir yana akma
Seyr ü sülûk ehline de dergâhı duraktır
Aşkın da buraktır
Bir hande ile arz-ı cemâl eyle hûbânım
Aşkınla yanayım
Yoluna fedâ kılmağa kalmadı gümânım
İstersen al cânım
Bâri beni cellâda ver al boynuma kanım
Mahv eyle nişânım
Bilmem nesi var âlemde bu Sâlih de kulundur
Mevlâsı tanıktır



1 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Salih Baba Maddesi, Haz: Ahmet Doğan, cilt: 36, s. 37.
2 Kuyumcu, Fehmi: Salih Baba Divanı, Ankara 1979, s. 32-33.
3 Bu bilgiler, Fehmi Kuyumcu’nun belirttiğine göre (bk. age. s. 305), Adnan Efendi’nin kendi ağzıyla kaydedilmiştir.

KASİSLİ MAHALLER YAHUT BÜYÜDÜĞÜM SÖYLENTİSİ

Mustafa Yıldız


Küçüklüğümde bilirdim şimdi de biliyorum
Yıldızların bazı şehirleri daha çok aydınlattığını
Kara bulutlar gökyüzünde çoğalınca
Yağmurun yağacağını biliyorum hâlâ

Büyüdüğüm söylentisi yayılmış her yerde
Ne kolay değil mi
Yirmi sekiz, büyümeye alametse
Reddetmem bunu.
Nefes darlığıma iyi gelecekse
Geçmiş günlere kefaretse yirmi sekiz
Kabul ederim bunu da.
Kabul ederim ve belki
Öğrenirim nefes almayı
Bir daha denerim.

Büyümüşüm madem
Kötü olmak pahasına söylerim
Söylenmesi gerekenleri.
Yasin ve Selim’le
Kasisli mahallerde ne aradığımızı
Ben dokunmadan bardağıma
Onların neden dokunmadığını
Söylerim bunu da. Kötü olmasa da.

Bir şey daha var
Büyüdüğüm söylentisini kimlerin yaydığını
En fenası da
Sevilmek için bazı meziyetleri taşımadığımı
Çok iyi biliyorum.


YOK’TAN ARTAN

Elif Musaak

Ant içilmiş hüsrandır sevgisiz mabetlerimiz. Sessiz, kimsesiz, karanlık… Bir başına pas tutmaya mahkûm, bir damla su dilenmeye mecbur. Nefes kadar hayati, sevda nehirlerine hayran hayran bakakalmış bataklıktaki sinektir emsali. Hiçbir zaman “tam” olamayacak kadar eksik, dilhun olacak kadar yarım. Peki, ya müjdelenenler onun sonsuzluğuyla? Hiç dert ederler mi “dünya” parmaklıklarını? Mümkün değildir ki sonu olan bir şey hüzünlendirsin onları. Sonsuz olanı dava edinenin, aşk basamaklarına yolu düşmüştür bir kere. Yalnız onu bilir, yalnız ona döner dili. Lügati değişmiştir; kalemi, sesi… Belki de tek derdi, hayat sahnesi mutlu sonsuzluğa perdesini aralayabilecek mi? Kim bilir! Bu kutlu yolda sabredenlere vadedilenin ne olduğundan çok, çilehanenin kapısından nasıl girdiyse o denli temiz terk edebilmektir; merakı celbeden varılanın kutsallığına istinaden. Artık onlar için ne karanlık ne yalnızlık vardır. Onlara “yok” yoktur.

karartı

Selim Tokgöz


yorulunca savrulur gece tahminlerden
bir iz solur yalanlardan alev yontan dil
umut sofrasını kurunca takvimlerden
gerer tenine azfendak turuncunu gül.

camların buğusunda sırra kadem çehre
dudağından süzme alımını şarabın
kor dağlı edip gönlünde gök sal tek barın
ne çetrefil iş dehre ne serzeniş şehre

korku değil ayrılık değil hiç de değil
pıhtılaşmış boşluğu aşkla yar ardı hû.
dinliyoruz sükûtunu beklerken İsrâfil
kâf`ı düşü a'rafı delen karartı bu.

DOSTA

Mücahit Kılıç

Her aksinde ruhumu titreten fecrin o garip fısıltısına bir mânâ verebilmiş değilken kalbim, bu gidiş de neyin nesi? Hani güneşi her gördüğümüzde birbirine değecek olan bulutlara bakıp resim çizme ayinlerimiz? "Nerede kaldın dost..." dedirtmeyecektik ya sâhi? Şimdi her adımda yürüdüğümüz kaldırımlar feryâd ü figân etmekte desem sana… Desem ki güneş pek bir nazlı senden sonra. İmdât, imdât ister köşebaşları. Köşebaşlarının başları bükük desem senden sonra… "Ne fayda?" dedirtme yollara. Bir çift gözüm var servetim, beni de mahcup etme onlara. Bırak kara toprak Veysel'in sâdık yâri olsun. Şimdi sırası mı el sallamanın? Heyhât! Nerede bu gidişe bir çare? Hangi tabip bakar yarama? Hangi falcı kandırır beni? Kaç vakte kadar gelirsin ya da? Ağyârın kelâmına muhtaç eyleme dilimi. Bana hesap sorar kılma ellerimi. Soldurma güllerimi. Çıkıver, sevindir yollarımı. Dost diye diye koşayım eşiğe. Dost diye diye...

Hüzün Şiiri

Nurullah Yiğit


Hüzün,
En sevdiğim kelime, ıstırabın kardeşi!
Hüzün, gökyüzünde acıların direnişi,
Göğsüme pasıyla zincirlenmiş iki hece
“öl artık adam” diye bağırması, seslice

Hüzün,
Kalkan ayrılık kervanının yolcusu güzün
Aksatmadan hiçbir gece, içtiğim her öğün
Sadrıma biriken gözyaşı, zemzem tadında
Acı zemheri günlerinde sardığım tütün

Hüzün,
Terk edilmiş bir ülke adeta gözlerimde
Asil hükümdar öldü, şehzade beşiğinde
Beşiğindeki şehzadenin gözlerinde yaş
Vicdan, vezir ve şehzade arasında savaş

Hüzün,
Etkisindeyim hâlâ gündüz gördüğüm düşün
Bir rüya mıydı? Hayır, daha fazlası düşün!
Yaşadım sanki bir an için, sanki bir ömür
Hüzün, ey sevgili, senin görünmeyen yüzün!

KARABİBİK’TEKİ NATÜRALİST UNSURLAR ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME DENEMESİ

Mustafa Yıldız

Nâbizâde Nâzım (1864-1893): Türk edebiyatında realist- natüralist ekol çerçevesinde eser vermiş yazarların başında gelir. Bu akımların izinde yazılmış olan en önemli eserlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Karabibik’tir. Bununla ilgili olarak Kenan Akyüz’ün şu tespiti dikkat çekicidir: Karabibik’in ön sözü, Türk edebiyatında realizm ve natüralizmin ilk ve küçük beyannamesi hâlindedir. Yazar, burada -yanlış olarak “insanın ve cemiyetin yalnız kötü yönlerini anlattığı” sanılan- realizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik’i yazdığını söyler.

Karabibik’in yazılış gayesini açıkladıktan sonra, ilk olarak natüralizm akımının ortaya çıkış sebebine, göze çarpan temel özelliklerine ve bu doğrultuda romandaki natüralist unsurlara değineceğiz. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da doğan bu akım, genel olarak gerçekçiliğin bilimsel deneylerden faydalanan bir türü olarak tanımlanabilir. Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ile bir edebiyat akımı niteliği kazanan natüralizm, hiçbir yaratıcıya gerek duymadan kendi kendine yaratılmış bir doğayı temel olarak kabul eder.

Natüralizm akımının dikkate değer bir özelliği de insanı olduğu gibi, her yönüyle yansıtmasıdır. İyi-kötü, güzel-çirkin, vurdumduymaz-karamsar, ahlaklı-ahlaksız… Biz bu yönüyle natüralist bir yazara, hayata tam ortadan bakan, bütün tabularını yıkmış, olayları apaçık, olduğu şekilde gösteren -tarafsız- bir gözlemci olarak bakabiliriz. Karabibik’te bu gözlemi net bir şekilde görürüz. Romanda, Hatip’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girer ve tarladaki yaprakçıkları yemeye başlar. Bunu gören Hatip’in ekin ortağı Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, elindeki kalın boynuz dalıyla eşeğe bir âlâ sopa atar. Ağzına gelen her şeyi de söyler. Buradaki vaka bu şekilde sona erer. Dikkat edilirse yazar, burada sadece olayı anlatmakla iktifa eder. Kendinden bir yorum eklemez. Bu da yazarı, natüralist çizgiye çeker.

Burada dikkat çeken bir diğer özellik ise insanların ağızlarına olmadık sözler almalarıdır. İnsana ilişkin gerçekçi bir durum olan kötü söze de yer verilmiştir bu eserde. Bu da natüralizmin önemli addedilen bir başka özelliğidir. Yukarıda zikredilen vakada Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, eşekte suç yok, asıl suç, sahibi olan eşekte, der. Karşı taraftaki şahsa hakaret söz konusudur. Bu açıkça hissettirilmiştir okuyucuya. Natüralizm akımının bu özelliğine bir örnek de şu şekildedir. Romanın başkişisi Karabibik, sefilane bir hayat sürdürmektedir. Babasından kalma birkaç dönüm tarlayı da başkalarından kiraladığı hayvanlar aracılığıyla işleyebilmektedir. Bu da bütçesine doğal olarak hayli ağır gelmektedir. Bu duruma bir çare bulmak için kızı Huri’yi, Koca İmam’ın kayınçosu Sarı Simayil ile evlendirme düşüncesindedir. Huri’yi Sarı Simayil’le evlendirirse Koca İmam’ın hayvanlarından parasız yararlanacaktır. Lakin Koca İmam, Sarı Simayil’i bir başkasıyla evlendirmeyi ister. Bunu haber alan Karabibik, bir hayli üzülmüştür. Akşam eve geldiğinde yemek yerken kendi kendine konuşur, Huri de alık alık Karabibik’in suratına bakar. Bunun üzerine Karabibik, hakaretvari şu sözleri söyler: Bu kez Huri’yi goşarım.

Yazar, “goşarım” kelimesini bilhassa kullanır. Çünkü natüralist yazarlar, eserlerindeki kişileri, yaşadıkları coğrafyanın dil özelliklerine göre konuşturmayı ilke olarak benimsemişlerdir. Bu şekilde çok daha fazla realist-natüralist olacaklarına inanırlar. Bu özellik de natüralizm akımının en önemli bir başka şiarıdır. Eser baştan sona bu dil hususiyetinin eserde işlenmesiyle sürer. Bu durum ile alakalı olarak Nâbizâde Nâzım, romanının ön sözünde şu ifadeleri kullanır: Olaya kendi duygu ve düşüncelerini hiçbir biçimde katmamak, gerçekçi romancının temel görevlerinden olup öykü hep o biçimde sürdürülmüştür. Bulacağınız yargı ve düşünceler, hep olayın kahramanlarının kendilerine özgüdür. Benimle hiçbir ilgileri yoktur. Olayın kahramanlarını kendi düşüncelerince, dillerince konuşturmak, sözü edilen kurallardan olduğu için ben de konuşmaları bu biçimde yazdım. Böylece dilimize, edebiyatımıza değersiz bir hizmette bulundum sanırım. Yazar, bu şekilde yazmasını da şöyle açıklar: Benim düşünceme göre her yerde halkımızın dilini incelemek, toplamak ve birleştirmek gerekir. Böylece dilimiz düzeltilir.

Bu durumu da birkaç pasajla örneklendirmeye çalışalım. Romanın birinci bölümünde geçen şu konuşmayı naklediyoruz. Karabibik çok yorulmuştur ve hastadır. Sol böğrünü tutarak yüzünü ekşitip der ki:

— Hay kâfir! Ay şu yamaçta oturup yatır.
Mustafa ile Deli Ali bunun üzerine merhamet gösterdiler.
Mustafa dedi ki:

— Sabah geçmeden çit çekiyon.
Karabibik içini çekerek şöyle der:

— Koca İmam öküzlerini erte gün verecek. Bugün vimedi kim.
Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi aceleyle der ki:

— Doğru be! Koca İmam kayınçasını everiyormuş.
Diğer ikisi birden şaşkınlıkla:

— Sarı Simayil’i ha!

Bir başka konuşmayı da eserin üçüncü bölümünde geçen bir olaydan olduğu gibi naklediyoruz. Ertesi gün Karabibik yatağından sıçrayıp kalktığı zaman güneş henüz doğmak üzereydi. Kalkar kalkmaz dolma gibi bir sigara tutuşturdu. Ocak sönmüş, koru bile geçmişti. Huri hâlâ horul horul uyumaktaydı. Karabibik, kızını ayağıyla sarsarak:

— Hett! Huri! Zıbla görem… Gün çıkıyo be. Dihiy, diye bağırdı.

Natüralizm akımının en önemli özelliklerinden bir başkası ise tabiatı uzunca tasvir etmesidir. Bu eserde de tabiat ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Hususen köy hayatı bu romanla edebiyat tarihimizde ilk örneğini vermiştir. Bununla ilgili olarak yazar şunları söyler: Romanın alt yapısını Anadolu’daki köylerimizden seçmemde bir düşüncem vardır ki, bu da köylünün, çiftçilik dünyasının yabancısıysanız size o dünya hakkında fikir vermiş olmaktır. Öykümdeki olayların yaşandığı yerlerde halkın yaşamı ve uğraşı hakkında yeterli derecede bilgi bulacaksınız.

Bu eserin ayrı bir önemi ise 1950’lerden sonra artmaya başlayan sosyalist edebiyatın köy romanlarından çok daha önce, köy ve yaşantısını herhangi bir ideolojiye bağlı kalmadan anlatmış olmasından kaynaklanır.



Faydalanılan Eserler:
Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, Kenan Akyüz
Edebiyat Bilgi ve Kuramları, Metin Karadağ
Karabibik, Nâbizâde Nâzım