3. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2016 Cuma

GERİYE KALAN

Elif Musaak

Ah’ların arz-ı endam ettiği şu günlerde, acının sömürgesi altındayız. Ne bir adım geri atılabilir eski ömre ne de yeni günün umut dolu pamuk tarlası bulutlarından bir kuple koparıp hayallere değdirebilme inancı kaldı, korkudan titreyen zırhların içinde kıyafetinden artık hiç memnun kalmayan ruhlarda. Zaman sırtları yere getirdi bir kere. Sevdası yâr olanı susuz bıraktı. Yaraya hiç vakit tanımadı ki kabuk bağlasın, var gücüyle kanattı. Ne çocuklar çocukluğunu bildi ne uçurtmalar özgürlüğünü. Sahi bir tek acının karnı tok değil mi?

ÖZ GEÇMİŞ YA DA GEREKLİ BELGELER

Mustafa Yıldız

        Dostluğumuzun 10. yılı vesilesiyle
        Dünyanın En Büyük Yangınından Kurtulan Adam’a

İmkân yok, bilemezsiniz
Kuşların kulağıma fısıldadığı ezgiyi
Kaynayan suyun bana neler söylediğini
Ve sorulduğunda neden “kabul ettim” dediğimi
İmkân yok, bilemezsiniz

Mühim değil, alay edilebilir şiirlerimle
Ama kaçmadım Ömer, kaçmadım
Adımlarım hızlıydı sadece.
Yürümek hızlı hızlı hani koşmak sayılmazdı?
Bu yaşıma geldim, bir kez dahi
Sureti haktan göstermedim kendimi
İlmin derindir, içimdeki ateş söner diye
Kimsenin peşinde yağmur duasına gitmedim.
Sen, bilirsin.

Anlat Ömer, söyle açıkça
Çözmeme yardım et şu bilmeceyi
Söz, yürümem bir daha koşar gibi
Ömer anlat, söyle açıkça
Bu çağda sevebilmem için hangi belgeler gerekli

İmkân yok, bilemezsiniz
Kuşların kulağıma fısıldadığı ezgiyi
Kaynayan suyun bana neler söylediğini
Ve sorulduğunda neden “kabul ettim” dediğimi

Kabul ettim
Gözlerim bozulmak üzereydi
Yolunu şaşırmıştı aklım
Bahar geldi gelecekti.
Kabul ettim
Kalbimi işgale gelenlerin
Var mı bir diyecekleri

Kabul ettim
Kabul et.

Safsata

Sercan Güldane

İllegal yollarla başlayan macera, sürekli tetikleyen dürtüler; insanı boş, bir o kadar da gereksiz işlere yöneltebiliyor. İnsan yaşama amacını keşfetmeden hani rüzgârsız yelken açmış gibi oradan oraya savrulmadan olduğu yerde duruyor. Yani fantezi kurduğunu sanıyor. O yüzden demişler ki “Kendini keşfet, keşfet ki dünyan değişsin.” İnsan el değmemiş, ayak basılmamış ne varsa onun gibidir. “Sakla samanı gelir zamanı.”

Evet, dayak hak ediyor mu? Aynen hak ediyor bilmecesi “ölüm var ulen” şeklinde tezahür etse de kendini bulamayan film karakteri sadece ve sadece filmin sonunda ölüyor.

Burada bir çelişki bulanlara, sen çelişkidesin, kardeşim diyoruz.


Bulut Özlemi

Parlak bir heykel görüyor beni
Susmuş kan ağlıyor.

Hüznün Bestesi

Nurullah Yiğit

Ne garip bir gece bu rüzgâr esmiyor sanki
Gök sema kızmış birazdan çatlayacak gibi
Ne uzun bir gece hiç bitmeyecek sanki
Bütün yaşananlar gördüğüm bir rüya gibi

Göğsümde taşa çarptıkça kıvılcım çıkaran
Nerede, ışıltılar saçan kristal cevher
Akrebin üzerinde uzunca bir yelkovan
Her geceyi aydınlatan alevden mücevher

Uykuya mı dalmış gündüz âşığım diyenler
Bir kızı düşünde görmek için dua ederken
Nerede şimdi onlar, bu sahradan göçenler
Yârin yanından ayrılmam gidemem derken

Nerede yetim sesler kalbimde hissettiğim
Bir mazlumun nefesi ve mazlumun neşesi
Sesini duydukça irkildiğim ve titrediğim
Bu gecenin bağrında çalan hüznün bestesi

DİVAN ŞİİRİNDE BİR AŞK YOLCULUĞU

Mücahit Kılıç

Sevmek ve sevilmek eylemlerinde, sevginin ve sevmenin kâğıda döküldüğü zamanlarda karşımıza şiir müessesesi çıkmaktadır. Bu hadise, tarihin her devrinde bu şekilde tezahür etmektedir. Edebiyatlar çoğunlukla bu iki vaka etrafında oluşur. Gelin şimdi hep beraber edebiyatımızın 600 senesini aşkın bir zaman dilimini kapsayan dönemine bir yolculuk yapalım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum. Nasıl ki her devrin bir siyasi atmosferi var, her devrin de bir âşık portresi ve her devrin bir aşkı vardır. İşte biz de bu devirlerden birisi olan edebiyatımızın klasik devrine yahut daha yaygın ismiyle divan edebiyatına bir bakış atacağız.

Divan şiiri, odağını âşık-maşuk ilişkisi üzerine kuran ve gerek beşerî gerekse ilahi anlamda işlenen aşkın çoğu zaman mübalağalar eşliğinde yaşandığı bir şiirdir. Zaten duygular da bir bakıma mübalağaya en çok kapı aralayan ruh hâlleri değil midir? Şimdi benden delil isteyeceksiniz ve bu gayet tabii bir beklentidir. Haydi, başlayalım.

Gel gel beri ki savm ü salâtın kazâsı var 
Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok

(Nesîmî)

Gel, gel beri ki, orucun ve namazın kazası var; (ama) sensiz geçen günlerin kazası yok.

Kaza etmek, dinde vaktinde yapılmayan bir ibadetin daha sonra telafi maksadıyla yapılması diye kısa ve basit bir tanımlama ile ele alındığında burada şair için ilk bakışta sevgilinin namazdan ve oruçtan daha önce geldiği gibi bir anlam ortaya çıkabilir. Ancak bu, bir şiirdir ve şiir de pek tabii bir duygu işidir. Duygular da mübalağanın müsebbibidir. Namazı kazaya bıraktığında tövbe isteyeceği bir Allah var iken, sevgiliyi bir an olsun terk edince bağışlanma dilenecek kim ola ki? Belki de şair bize yine en merhametlinin kim olduğunu burada göstermek istiyordur. Düşünmek de bizim işimiz olsun o vakit.

Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder 
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni 

(Nedim)

Ey nazlı yârim! Üzerinde gül resimleri bulunan ipek elbise giydin; ama korkarım ki bu elbisedeki güllerin dikenlerinin gölgesi seni incitir.

İşte alın size mükemmel bir mübalağa örneği. Hepimiz sevdiklerimize bir kötülük dokunmasından korkarız, hele hele bu duygu aşk derecesinde bir yoğunluk olan bir his ise ve bu hisler Nedim gibi bir şair tarafından ele alınmışsa orada bu türden bir sakınma görmek sizi şaşırtmasın. İnsan sevdiğini gözünden sakınır elbette. Ona bir kötülük dokunmaması için adeta canını seferber eder. Bu sakınma, eğer divan şiirindeyse bu, sevgiliyi giydiği elbisedeki gül deseninin dikeninden dahi sakınmaya kadar götüren bir hissiyattır. Divan şairleri için sevgili bir yaşam kaynağıdır. Şiirleri de bu kaynaktan kana kana beslenmiştir. O sebeple sevgiliyi bu denli sakınmaları da hoş karşılanmalıdır. Tabii, Nedim üslubu da bu sakınmayı bu denli ince bir düşünce ile ifade etmedeki en önemli unsurdur.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb 
Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır

(Fuzûlî)

Ey tabip! (Ben) aşkın derdiyle hoşnutum, bana ilaç vermekten vazgeç, (zira) benim ölümüm senin vereceğin dermandadır.

Divan şiirinin en büyük ustalarından olan Fuzûlî, aşka ve âşıklığa başka bir boyutla bakmamızı sağlamakta. Divan şairleri aşklarını sevgiliye canlarını verecek şekilde yaşarlar. Onlar için sevgilinin yolunda acı ve eziyet çekmek bir mutluluk ve adeta bir yaşama sebebidir. O sebeple eğer bu şairlere birisi olur da bu aşktan kurtulmaları için bir çare sunarsa onlar bunu kesin olarak reddederler. Çünkü eğer âşıktan maşuğu alırsanız ondan geriye ne kalır? Sevgilinin ona sunduğu tek şey cefa da olsa, âşık bunu seve seve kabul eder ve bunu bir ilgi ve lütuf olarak görür. Divan şiirine ve divan şairlerine bir nefeslik de olsa bir göz atmış bulunmaktayız. Bu tür örneklere sayısız denecek kadar çok rastlayabiliriz. Elbette aşk her dönemde ele alınmıştır. Elbette, aşka insanlığın her devrinde rastlama imkânımız vardır. Biz de aşkın divan şiiri safhasını ele aldık. Ancak bu devir için kanaatimce şu değerlendirmeyi yapabilirim: Aşk; aklı, ezici bir üstünlükle ele geçirmiştir.

doğum saati

Selim Tokgöz


girişin hani gönlüme ekimdi
ve adeta sundu hayat hasatı

bir aralık sızdı ya
su misali
                 aşk mihali
devrildi sandı dünya
hava içre, toprak üzre ahali

saâdete sondu doğum saati
gidişin ani ölüme hekimdi.

DİL AİLELERİ VE ÖĞRENİMİ

Bülent Bulut

Dünya üzerinde en güvenilir verilere göre 6.000’in üzerinde dil konuşulmakta. Bu dillerin oluşumları ile ilgili gerçekliği tartışılır birçok teori ileri sürülmektedir. Bu konuda monojenist -dillerin tek bir kökten türediğini kabul eden- görüşe sahibim; zira etimolojik ve morfolojik olarak birçok dilde; kökende ve yapıda ortaklık göze çarpar. Siz değerli okuyucuları fazla teoriye boğmadan dil öğrenimi açısından bizlerin hangi yollardan hareket edeceğini biraz açalım istiyorum.

Dillerin hepsi bir aileye mensuptur. En bilinenleri Hint-Avrupa, Hami-Sami ve Ural-Altay dil aileleridir. Hint-Avrupa dilleri morfolojik olarak çekimli dillerdir. Latin ve Sanskrit kökten kaynaklanan muazzam bir kelime hazineleri vardır. Gramer yapısında bir “ahenk” mevcut olsa da genellikle öğrenme aşaması bizler için zorlu geçer. Bu dil ailesinden bilhassa Avrupa dillerinin gramer yapısının Türkçe gramere zıt olduğu bariz bir gerçek. Buna İngilizceyi örnek verirsem ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim. Fakat öğrenme ve kolaylık açısından Hint dilleri grubunda yer alan dilleri ve bilhassa Farsçayı ayrı tutmam gerekecek; zira ortak kültürle gelen ortak kelime çokluğu ve gramer yapısındaki benzerlik sayesinde bir Türk’ün en kolay öğrenebileceği Hint-Avrupa dil ailesine mensup dildir. Kendinizi rahat ve kelime tekrarına düşmeden ifade etmek isterseniz bu dil ailesinden “Farsça” benim favorim.

Hami-Sami dilleri ise yeryüzünün en eski ve en kutsal dillerini ihtiva eden dil ailesidir ve yine yapısal bakımdan çekimli dillerdir; fakat Hint-Avrupa dillerinden farklı olarak bu dil ailesinde genellikle kelimenin kök sessizlerine sadık kalınır. Peygamberimizinin dili Arapça, Hz. Musa’nın dili İbranice ve Hz. İsa’nın dili olan Aramice bu dil ailesinde yer alır. Arapçayı temel alarak düşündüğümde bu dil ailesini tek kelimeyle ifade etmek isteseydim o kelime muhakkak “mânâ” olurdu. Hissî hitap katsayısının oldukça yüksek olduğu bu dil ailesinin tınısı insanoğluna hep bir uhrevilik hatırlatmıştır. Belki de yüce Yaratıcı sırf bu yüzden peygamberlerini ve onların risalelerini bu dil ailesine mensup kılmıştır. Bu dil ailesinden bizim için öğrenmenin en kolay olacağı dili söylememe gerek yok. Zaten Arapça olduğunu anladınız.

Ural-Altay dillerine gelirsek bu ailedeki bütün diller sondan eklemelidir. Yani hangisini öğrenebiliyorsanız öğrenin. Bu, bizim açımızdan büyük bir kolaylıktır. Buna Japonca ve Korece de dâhil. Şayet bazı filologlar bu iki dilin izole dil -dünya üzerindeki hiçbir dille akrabalığı olmayan- olduğunu söyleseler de ben kendi dil ailemizden oldukları görüşünü savunanlardanım. Sondan eklemeli oluşları bu dil ailesine enfes bir “kıvraklık” sağlamakta; zira çeşitli eklerle kelimenin kökü değişmeden farklı türevlerde kelime üretmede bu dil ailesinin üstüne yoktur.

Favori dil bekleyen varsa üzgün değilim; çünkü hâlihazırda Türkçe üzerinden devam edeceğim.

Tarih boyunca farklı dillere mensup milletlerle olan iletişimlerimiz neticesince vuku bulan kültür ve bu kültürle gelen kelime alışverişlerinden kaynaklanan zenginlik, dilimizin hayli “kıvrak” bir yapıda olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum dilimiz üzerinde müthiş bir gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu gelişimin en nihai ve kâmil tezahürü de muhteşem Osmanlı Türkçesidir. Zira bu dil; İslam coğrafyasında hayli sempatik, artistik ve gayet kibar bir lisan profilinde olmakla birlikte Arapçanın mânâsına, Farsçanın ahengine maliktir. Bu durumdan mütevellit Osmanlı Türkçesini öğrenmek; Farsça üzerinden Hint-Avrupa dillerine, Arapça üzerinden Hami-Sami dillerine ve Türkçe üzerinden de Ural-Altay dillerinden istediğimizi öğrenmek için bizlere büyük kolaylıklar sağlamada tek başına yeterli olacaktır.

1 Ekim 2016 Cumartesi

3. SAYIMIZIN ÖN SÖZÜDÜR

Değerli Okurlarımız,
3. sayımızla bir kez daha ilan ediyoruz yaşadığımızı. Bu sayımıza Kalbimizle kaderi okuyamazken biz / Siz telveleri levh-i mahfuz zannettiniz, mottosuyla başlıyoruz ve bu sözün yorumunu sizlere havale ediyoruz. Takibinde ise Fuzûlî’nin Türkçe divanının ön sözünde vurguladığı “İlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer; temelsiz duvar da değersizdir.” cümleleriyle devam ediyoruz.

Dünyanın En Büyük Yangınından Kurtulan Adam’ına ithaf ettiği Öz Geçmiş ya da Gerekli Belgeler adlı şiirinde Mustafa Yıldız, “Ömer anlat, söyle açıkça / Bu çağda sevebilmem için hangi belgeler gerekli” diyerek modern çağın sevgi tüccarlarının suratlarına ironik bir dille okkalı bir tokat indiriyor.

Nurullah Yiğit ise Hüznün Bestesi adlı şiirinde “Uykuya mı dalmış gündüz âşığım diyenler / Bir kızı düşünde görmek için dua ederken / Nerede şimdi onlar, bu sahradan göçenler / Yârin yanından ayrılmam gidemem derken” mısralarıyla günümüz insanın her sevgiyi aşk sanmasına feveran ederken, hakiki aşk ehlini özlemle arıyor ve anıyor.

Bu sayının bir diğer şiiri olan doğum saati adlı şiirinde Selim Tokgöz “girişin hani gönlüme ekimdi” dizesiyle ekimi selamlarken; bir yandan da gönüllere serpilen aşkı hatırlatıyor.

Sercan Güldane, Safsata adlı anlatısında dünyaya niçin gönderildiğinin idrakinde olmadan yaşayanlar için “kendini bulamayan film karakteri sadece ve sadece filmin sonunda ölüyor” diyerek uyarıda bulunuyor.

Geriye Kalan adlı anlatıda Elif Musaak “Ne çocuklar çocukluğunu bildi ne uçurtmalar özgürlüğünü. Sahi bir tek acının karnı tok değil mi?” sorusuyla, yaşadığımız çağın çile çekenlerine kulakların tıkanmaması gerektiğini vurguluyor.

Divan Şiirinde Bir Aşk Yolculuğu isimli denemesinde Mücahit Kılıç, divan şiirimizdeki âşık-maşuk münasebetini irdelerken “Aşk; aklı, ezici bir üstünlükle ele geçirmiştir.” diyerek aşkın, aklı her devirde mağlup ettiğini ve edeceğini ilan ediyor.

Bülent Bulut da Dil Aileleri ve Öğrenimi adlı denemede, dil ailelerini ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini zarif bir üslupla kaleme alıyor.

3. Sayı – İçindekiler

Şiir

Mustafa Yıldız, Öz Geçmiş ya da Gerekli Belgeler
Nurullah Yiğit, Hüznün Bestesi
Selim Tokgöz, doğum saati

Deneme

Mücahit Kılıç, Divan Şiirinde Bir Aşk Yolculuğu
Bülent Bulut, Dil Aileleri ve Öğrenimi

Anlatı

Sercan Güldane, Safsata
Elif Musaak, Geriye Kalan


YAYIN EDİTÖRÜ