şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

İyi Bir Adam Değilim

Mustafa Yıldız

ifade vermeye hazır bir yüzle çıkmam mümkündür karşınıza
sizin yapıldıysa atamanız sorgu sual memurluğuna tanrılarınızca

sersemliğin zirvesine başarısızlığın bayrağını asıyorum
uğursuz bir tabelanın altında.
pas tutmuş demirlere benzedim, ben çok eskidim şu yüreğimle
büyüsünü kaybetmiş bu tabelanın boyunduruğunda.
gark olmak işten bile değil kurumsallaşmış kronik acılara
biraz ciddileşebilsek saat hep altı kırk beş

iyi bir adam değilim.
rahat edemezsin yerde yatma diyenlere gülüyorum doya doya.
madalyası asılı dururken boynumda yenilmişliğin
galibim diyemem ya soranlara.
iyi bir adam değilim en çok da mayısta
merdivenlerin nasıl çıkılacağını hatırlayamıyorum
bu kadar iyi değilim işte.

asansörler hiç iyi gelmiyor ayaklarıma
hoş karşılanmıyor ruhumca.
uzun ve soğuk koridorlarda sıkışmış bir adamın kalbine
neyin iyi geldiği bilgisi gelmiyor aklıma.
çoktandır bir yarısı aklımın hep kuzeyli rüzgârlarda.
kalbimin nerede olduğu kapalıdır bütün iddialara
çekilmesi teklif dahi edilemez böylesi karmaşık mevzulara
ama aklım juliette binoch’a, gitmeyi hatırlatan
o kuzeyli rüzgârlarda.
unutmadığım bazı şeyler de var muhakkak
iyi gelmediğini çikolatanın baş ağrısına
bir kere ölmenin nasip olmadığını her insana
attığım son saniye üçlüğünün bizi mağlubiyetten
kurtaramadığını hiç unutmadım mesela.

konsantre olmayı ben de istiyorum bilseniz hem nasıl
ah bir konsantre olabilsem diyorum doya doya
sûnî tebessümlerin dayanılmaz sıcaklığına
ve en çok da insanı şaşırtan aldatıcılığına

iyi değilim ben sizce, kaç aydan bu yana ama en çok mayısta
buğulanmış camlara ne yazılacağını hatırlayamıyorum
insanlığınıza yapılmış en büyük kötülüğüm bu aslında
ben bu kadar kötüyüm işte.

benimle aşağıya gelir misin
malum… merdivenler… hatırlayamıyorum
o ilaç yanımda değil, belleğimi dirilten.
kendisini hatır sormaya mecbur hisseden insanlara
ar kabul etmeyen damarlarında kan dolaştıranlara
vallahi hatırlamıyorum, ne denirdi
mahcup olmak istemem, gel benimle
şu kapkaranlık ve küflenmiş odaya.
saat hep altı kırk beş.

bir fırsatını bulup bir düzenbazlık yapıp kahkahalar atacağım
fakat gülmeye nereden başlamalıyım oğuz
hatırlayamamak belleğime has madem
ağlamak veya gözyaşı neden gözlerime?

bana einstein’ı anlat oğuz
bana izafiyet kuramını anlat
ya da boş ver hiç uğraşma
herkesi olduğu kadar göreyim bundan sonra.

Martılar

Nurullah Yiğit


uçun martılar uçun, gidin memleketime
yârin omzuna konun ve dokunun tenine
öyküler getirin bana uzak diyarlardan
yârin gerdanından, çölden, Orta Doğu’dan
bana bir tel saç getirin, altından sedirin
samyeliyle sımsıcak rayihalar getirin

üflememişse eğer hâlâ İsrafil sûru
durdurmadan henüz Mikâil yağmuru
kirli ellerle günahsızlara dokunmayın
tövbeler getirin bizlere, sevaplar sayın
anneler gibi doldurun kandan kumbarayı
ve unutmayın o en sona kalan martıyı
bu yükü taşıyın, hem hafiftir hem ağır da
henüz yıpranmamış taze kanatlarınızda

âh, âh martılar. kandırıyor insanlar sizi
kandırıyor insanlar herkesi, sizi, bizi

nasılsa dağlar denize paralel değil mi?
yoksa denize mi paralel koskoca dağlar
her neyse Albatros, bunun ne önemi var
kuşlar uçuyorsunuz değil mi? kuşlar, kuşlar.

HENGÂM-I BAHAR

Selim Tokgöz


gündüzler uzuyor
sen ağlıyorsun.

gözlerinden dökülen incilerden
kolye diziyorsun gerdanına
kıskanıyor azfendak,

kıskanıyor bir zambak
-çiy damlalarıyla-
bir hengâm-ı bahar deminde
bürünemedikleri zerafetini senin.

sancıların, döşeğinde uyuyor mazinin
aman! narin gezdir can duvarında anı
irkilmesin berrak düşlerinle
ele/güne/yabana karşı yerden gelen hüzün



yorgunsun gibi.

ölüm sükûtu sinmiş yüzünü
yıka gölgemin damarlarıyla.

uzun acılar divanına
ser ağır başını boydan boya
serencamını bağrıma daya,
uzan da dinle
doya doya:

ıslık; dil ile dudak
arasından…
çığlık; gönül ve gırtlak
yarasından doğar.

ELİMDE OLSAYDI

Hüseyin Ersin

Elimde olsaydı
silerdim ömrümün
yanık izlerini
Söndürürdüm
bu yangın yerini
Alev almazdı bağrımı yakan ateş
kül olurdum
hüznün boğuk şehirlerinde
barışçıl düşler örerdim
burçlarına sevdanın.
……………………………….

Acının kervanına
masum bir kalkan olurdum
kurban olabilseydim İsmail’e
İsyan olurdum
asardım Nemrud’u
ibret-i âlemin gül bahçesinde
…………………………………………….

Yakıp yıkardım
tüm kötülükleri
Bozardım efsuni büyülerin kerametini
Okşardım saçlarını
gözleri sancıyla dolan
boynu bükük çocuklarımın.

Celladı olurdum
elimde olsaydı kavgaların
Çatlayan umudun
bir parçası olurdum
damarlarımda taşısaydım eğer
merhameti.

ÜRKEK TİTREYİŞ

Mücahit Kılıç

Salâda sesi titreyen müezzinin ürkekliği var kalemimde
İçimde mezara düşen üçüncü kürek toprağın soğukluğu...
Saçlarım hoyrat kalkışmalar içinde
Beyaz kamuflajlara bürünmüş asker edasıyla

Bu hâl içre gönlüm dargın en uzun gecelere
Hangi nota dile gelip haykırır zalimlere?
Ürkek kalemim, hoyrat saçlarım.
Yetişin
Yetişin yetmişinde bir ayağı çukurda gözlerime

Ürkek kalemim
Pantolonunu yırtarak eve gelen çocuk kalemim
Gönlüme çatan acılar ve ellerim
Hatalarımın bataklığında beklerim
Zarif bir adam bilirim
Bağışlanmamı dilerim, ben de.

21 Nisan 2017 Cuma

Zamana Uymayan Kahraman

Nurullah Yiğit


Tutuşmuş
yetim duyguların ahşap kirişleri
mavi, sarı ve biraz kahverengi
sinmiş ifadesine
nostaljik pencerenin.

Unutmayın.
Devlerle savaşırken
bilincimi kaybettim.

koskoca kırk yılı vardır
“vakit yetmiyor” diyenlerin.

boşverin.

tuğlalar arasında
kokuşmuş emekler görünmüş
kazandım diyenler kaybetmiş,
zamanının gümüş zırhlı şövalyelerine.

“zamana uymayan, kahraman…”
ne de güzel denildi.

İşte Kahraman,
Zamana uymayan!

seyr-i setr

Selim Tokgöz


sofralarda emek artıkları varken
ve gözlerde hâlâ aşlar görüyorken
arş-ı âlâ yönünde diz çöken gönlüm;

lokmayı setrediyor dilime, hâlim.


başlar dik, işler eğik, düzen pespaye;
köşe bucak gezen her kucak sermaye.
nerde ağlayan er, dağlayan fer, gaye?

tokmağı setrediyor elime, zalim.


yaz güze döner, kırılır tınıyan saz;
açılmayınca dostu tanıyan pervaz.
öze dokunur, postu kanatan her naz;

hokkayı setrediyor ilime, âlim.


SEVDAYA DAİR

Hüseyin Ersin


Bitik ömrümün
       Çürük tahtalarıyla
            kurdum hayallerimi

Örselenmiş ümitlerimin
      kırıklarıyla tutundum hayata
          ve paslanmış kalplerin kirleriyle
              yıkadım ellerimi

Nasırlanan parmaklarımın
     Çapaklarıyla eşeledim
         yüreğimi
                    …….

Kanayan yazgımın
     Korlarıyla harmanladım
           avuntularımı

Ve çiğnenen gururumun
      Külleriyle sardım
            acıyan bağrımı
                             ………….

Rüzgâra savrulan saçlarının
      kokusuyla yardım yeryüzünü
                            ………
                                Paçavralanan gençliğimin
                                         ve depreşen ruhumun çırpınışlarıyla
                                                      dayandım sevdaya.

Endülüs’e Ağıt

Bülent Bulut


Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Ağlamakla o kadar meşguldüm ki Gırnata tepelerinde
Sana bir elveda diyemedim
Şimdi sana yüksekten bakıyorum
Birazdan bir postalın altında ve
Muhtemel bir kılıcın gölgesinde bakacağım son kez sana.

Annem ağla dedi bana Endülüs’üm
Erkekler gibi savaşamadın bari otur, kadınlar gibi ağla dedi
Bunu söylerken annem ağlamıyordu
O da bana yalan söyledi Endülüs’üm
Anladım ki kadınlar pek yaman savaşçılardır
Olsun ben ağlayacağım sana
Ve anne sözü dinleyeceğim şimdi
Ama erkekler gibi ağlayacağım
Bunu anneme söyleme olur mu
Bu da benim yalanım olsun.

Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Zira ağlayacak daha çok şehrânın var
Ne Tuleytula’ya ne Kurtuba’ya ne Belensiye’ye
Ne Mecrit’e ne de İşbiliye’ye ağlayamadım
Bak! İşte yine sayamadım
Şimdi kimler oturuyor şehirlerinde bilmiyorum
Kimler yıkıyor ebnâlarımızı
Bize nisalar mı kaldı?

Nihai katlime daha vakit var Endülüs’üm
Kaçanlardan evlâydık hani
Hani kalanlar esfâ eyledi mi gözyaşlarıyla seni
Ya daha ne kadar kan ister kıyıların
Hayır, hayır ağlayamadım daha
Bu katreler gözyaşı değil
Sen hâlâ kan istiyorsun

Vakit artık tamam kalan son damla kan için
İşte şu gelen atlı benim Azrail’im
Allah’a emanet demek isterdim sana
Fakat bizim Allah’ımıza emanet değilsin bakıyorum da
İşte bu yüzden sana elveda diyemedim, diyemem
Zira kaim azaplar içindeyim ben.

HAVA DURUMU

Mustafa Yıldız


Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Bize kar sözü veren hava tahmin uzmanı kadar
İnanamıyoruz Allah’a.

Konu sınırlaması yoktur
Herkes istediği bir konuda ağlayabilir.
Modern insanlara benzer bu şiir
Yani ne anlattığı belli değildir
Teması nedir soruları gaflet girişimidir

Kahkaha atılmaması için
gereken bütün tedbirleri aldırdık
İkaz ettik herkesi olur olmaz şeylere
gülmemeleri yönünde
Seni kimse sevemez benim gibi
Şakaydı Asuman gülümse
İşte bir misaldi bu
Bahsettiğim olur olmaz şeylere

Bizim vatanımız değil
Boşuna ağlama Orta Doğu’ya
Kamu Personeli Seçme Sınavı’na iyi hazırlan
Bak bir an önce devlete atanmaya
Nasılsa bunun için geldik dünyaya
Seni ilgilendirmesin, sen hiç umursama
Biraz giysi, birkaç parça eşya gönderirsin ara sıra
Bazen de laf lafı açar belki
Birkaç damla gözyaşı bırakırsın masaya
Aman, ayıp olmasın dostlara
Garsona bahşiş vermeyi unutma
Ne derler arkandan sonra
Yok yere klasını sarsma
Haydi, akşam senin dizin var
Eve geç kalma.
Zaten Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.

Ne yemeğe doyduk ne yenilgiye
Arsızca yedik, can boğazdan gelir
Hep yenildik, yenilen pehlivan güreşe doymaz
Diye diye.

Bugün kaç kalori yaktın Asuman
Diyette değil misin bu hâlin ne
Bunu hangi ekmek yaptı sana
Göster bize, gerekirse buluruz onu
Dilim dilim keseriz.

Yaz geliyor
İstediğin kıyafetleri
Denizleri senin için
Temin edebiliriz.
Bugün kaç kalori yaktın
İçimi yaktın Asuman.

Kalbinin temizliği malum hepimizce
Ahireti dert edinip boş yere hüzünlenme.
Zaten elma da yalnız bizim için yasak meyve.

Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Üzülerek belirteyim sevgili dostlarım
Hastayız, hem yoğun bakımlık
Ama bu geceyi atlatırsak iyileşebiliriz
Siz kendinizi yalnız bırakmayın
Zira ölene dek
Kendi kendimize refakat görevindeyiz.
Bunu iyi biliniz.

Nereden geldiği meçhul havaların
Etkisindeyiz hâlâ.
Birazdan okuyacaklarınızı
Bu meçhul havaların etkisiyle değerlendiriniz:
Sevgilileriniz terk ettiyse sizi
Acınızı beraber çekebiliriz
Daha iyisini ve güzelini bulana dek
Şu saf çocuklarla idare ediniz
İşte şuradalar, birini seçiniz
Siz çok nazik bireylersiniz
Bizi geri çevirmeyiniz
Biz çok üzülürüz sonra
Dert olur içimize bir günü bile
Yalnız geçirmeniz.
Emrinize amadeyiz
Ne zaman isterseniz.

Nihayetinde
Buyurun hesap diye bir ses işiteceksiniz
Haklısınız, saçlarınıza henüz ak bile düşmemiş
Farkındayız daha çok gençsiniz
Üzgünüz, dünya testi bitti,
Diğer hayata geçiniz.
Yine bekleriz.

Ezan okunuyor, belki de selâ
Birlikte dinleyebiliriz
Lütfen ayaklarınızı indiriniz.

Keşke bir gün de ne giyeceğiz yerine
Öleceğinizi düşünseydiniz de
Bana bunları söyletmeseydiniz.

Yine de sevgili dostlarım
Kırdıysak özür dileriz.
Kabalığımıza veriniz.
Sizin kadar modern değiliz.

Kalori yokmuş çilenin içinde
Bunca yıl boşuna çekmişim
İşbu sebepten, akranlarıma göre
Biraz çelimsizmişim.
Böyle gelmiş, böyle gidermiş dünya
Kendimi üzmemeliymişim.

Hastaneye gitmeliyiz
Midem çok bulanıyor
Bir de yetkililere söyle
Ya gereğimi düşünsünler
Ya da saatleri eski hâline getirsinler
Ben bu zamana alışamadım anne.
                                                                      Mart 2017

15 Mart 2017 Çarşamba

YAS

Nurullah Yiğit


tutar şimdi
gecenin yasını
yaşlanmış göğsünde
ve titretir dünya sazının
eskimiş neşesini
erimiştir “aşk”ı karşısında
mumyalanmış ışıklar.

gezinir ruhunun
temizlenmiş köşelerini
öykülerini burada yazar.

yüzsuyunu akıtır
acı giyinmiş notalar üstüne
karaltıları bir kibrit çöpüyle
aydınlatır.

ne çok dik ne çok eğri
kalemini böyle tutar
bilinsin istemez
henüz dokunulmamış
yanardağ gibi sırrı.

kalemi gibi sırrını da sıkı tutar.

yaslanır gecenin paslanmış yastığına
uzanmak istemez, yaşlıdır çünkü
yüzü hüzünlüdür



vaveyla

Selim Tokgöz


“inanmak büyük kumar”
diyor cüzzamlı, duyun;
sonlu kaç darağacı
dalı, dala duacı?

zengin fakirden umar,
güder çobanı koyun;
canlı maç durur iken
kim kime vurur diken?

ne arar özde gam, ar;
kapan ey göz, ten soyun (!)
tanrı, haç, aksesuar…
ne tok, ne hak sesi var (?)

sızlarken kör bir damar
iliğne yaslı ruhun
gönlü aç hangi şiir
dile delil getirir?

İYİ VE KÖTÜ

Hüseyin Ersin


Herkes iyi bir şey yapar
Herkes kötü bir şey de yapar
Edilebilir iyi kötü bir şeyler
Vardır çünkü içinde insanın
İyi ve kötü
Zorbalık
Gammazlık
Ve vefa
Ve sadakat
Sır değildir çirkin
Gök bazen fazla yırtınır
Kavgada mertlik bozulur
Yahut kalem alın yazısına bilenmiştir.
Evveldendir
Suç ve günah
Lâl olabilir dil
Kulak sağır
Kem küm edebilir ağız
Bir şehrin ortasında yaz
Öbür yarısında kışlar çetin geçebilir
Kupkuru bir çölde de yaratılabilirdi insan
Yaşayabilir hiçbir şeysiz her an
Karanlıksa kendiliğinden bürünür sûrete
Destur almadan yaşar kayalıkta
Bir karış ot ölümüne.

O Gülüş

Kerem Yıldız


O gülüş ile avladın içimdeki canavarı
Gamzendeki okları sapladı mızrakları

O gülüş ile kapladın kainatı alemi
Kaybettim dudağının arasında bu devi

Bu davanın aşk ile dönen çemberi
Takılmış gönül şimdi değil ezeli

Silahın aşk atışı yapar benim hedefi
Sol yanımdan vuruldum kalbim esiri

Nefessizin hayatının aşk nefesi
Nefislerin düşmanı ruhun aşk eşi

Baharın habercisi insanlığın nefesi
Gönlüm toz paresi bu aşkın divanesi

Hiç geçmesin milyonların iç sesi
O gülüşe bin can feda tenezzül et SEVGİLİ

fâtıma ve hüzün meselesi

Mustafa Yıldız


fâtıma
araştırılıyor içimde çıkan yangının sebebi
gazetelerde görmüşsündür.
aydınlatılamayan hüzünler vardır dünyada
hüznümün davası hâlâ görülür.
kimse bilmiyor, bilmiyor fâtıma
gururum ve kibrimle
benim hüznüm bölünmez bir bütündür.
gazetelerde görmüşsündür.

fâtıma
üniversite sınavında sorulmasa da
bugün hüznü anlattım a sınıfına
söz hakkı vermedim parmak kaldıranlara
hüznü anlattım bugün tam kırk dakika

gelelim sana
otur şöyle, geç karşıma
gözlerinin, hiç görmediğim saçlarının
o sabahsız gecenin
şairliğimle (!) bir ilgisi yok fâtıma
kendine pay çıkarma
doğruyu buldum ben artık
ve seni kendime itiraf ettim
sen terk ettiğim en güzel hurafesin
inandığım tek hurafe sendin fâtıma

seni görememek
sadece seni görememek olsaydı / keşke

neyse, konumuz hüzün
sakın parmak kaldırma
konumuz hüzün fâtıma
sırası değil, Allah aşkına
bana dünyayı savunma
ne geldiyse burada gelmedi mi
başımıza

fâtıma
sen hüznü ne sanıyordun
bir düğün sonrası lüks restoranda
kahkahalar atmak
bardakları birbirine vurarak
sesler çıkarmak
ya da bir espriye çak yapmak mı
hüzün bunlar değil
bunlar hüzün değil fâtıma

bunlar sizin hayat kaynağınız
bunlar sizin yaşam standardınız
bunlar âdetleriniz sizin
hiç vazgeçmediğiniz

ben incelmiş bilekler
zayıf beden ve ritmi bozuk bir kalple
ben, fâtıma, ben
bütün hayat kaynaklarınızı
yaşam standartlarınızı
bütün âdetlerinizi
ve seni reddediyorum

sözümü kesme, bitireceğim bu şiiri
sesimi daha da yükselteceğim
oysa bununla emrolunmamıştım ben
bununla emrolunmamıştım.
ben alnındaki izlerden tanırdım seni
fakat yad izler kol gezmiş alnında
tanımamı sağlamayacak hiçbir vesile
ben artık tanımayacağım seni
biz bir daha tanışmayacağız fâtıma

mühim değil bana verdiğin sözler
ama “bela” dediğin gün
verdiğin sözü hatırla Allah’a
sakın unutma.

her şeye rağmen
hayrı yazan bir mısra iliştirsem
şu boş sözlerin arasına
bunun hatırına o gün
verirler mi seni bana sağ elimden
senden başka bir şey yazmayan o defter
beni kurtarmaya yeter mi
ellerini çek fâtıma
en iyi sen bilirsin
ateşe tuttuğum kini

beyhude hayal olsa bile
saklasam seni, saklasam, saklasam
hiç olmazsa bir kere
zamanın gelir mi

sen bir uçta ben bir uçta olsak da
biz kalbimizden çekileceğiz hesaba

hiç vazgeçmedin, terk etmedin
adını dilinden düşürmedin dedin
asla bilemedin, bilemeyeceksin
sen kolay sanıyorsun
inanmak istemiyorsun
ama Ahmet yazmak yıllarımı aldı fâtıma

sen ellerin titremeden yazabilir misin şu masaya
gözlerinin yaşını tutabilir misin
evet, tam şuraya Ahmet yazabilir misin
kolay değilmiş, inandın değil mi

fâtıma,
Ahmet’in anlamı nedir
sen hiç öğrenemeyeceksin

inat olsun diye değil
ben hiç vazgeçmeyeceğim
terk etmeyeceğim
adını dilimden düşürmeyeceğim
düşürmeyeceğim

seni inkâr, küfür sayılmaz
reddediyorum adınla başladığım
ve adınla bitirdiğim bu berbat şiiri de
reddediyorum
reddimi kabul et
fâtıma
                                           Şubat 2017

25 Şubat 2017 Cumartesi

PİNOKYO

Mustafa Yıldız


Pinokyo, Pinokyo’m
Bir kalbin olduğunu biliyorum
Senin, sana hiç bahsetmedikleri
Bir kalbin olduğunu
Biliyorum Pinokyo’m.

Güvenmelisin bana
Yani biz birbirimize güvenmeliyiz
Ben hep doğruyu söylerim
Yine ve daima söyleyeceğim
Beni hiç sevmeyecek insanlar
Bu söylediğim de doğru
Beni hiç sevmeyecekler.

Pinokyo’m
Beni doğru söylediğim
Seni yalan söylediğin için
Sevmeyecekler.
Bizi sevmeyecekler Pinokyo’m
Ama kendi doğrularını da
Hiç söyleyemeyecekler.

Sen yalan söylemedin
Sana yalan söylettirdiler Pinokyo
Seni mecbur ettiler
Bu yüzden sadece
Burnunla alay edebildiler
Kalbine ilişemediler, ilişemezler.
Kaderimiz aynıymış Pinokyo’m
Aynıymış.
Beni de “doğru”dan vazgeçiremediler.
Kim bilir, benimle nasıl alay ettiler?
Üzülme sen
Sevin Pinokyo’m sevin
Benim kalbime de ilişemediler.

Bak bana o tahtadan gözlerinle
İnan bana taştan olmayan kalbinle
Tut ellerimi tut Pinokyo’m
Dinle beni
İnan söyleyeceklerime
Seni Gepetto yaratmadı
Seni Allah yarattı
Allah yarattı seni Pinokyo
Beni bizi ve hepimizi
O yarattı.

Bahsettim mi bilmiyorum
Benim de kalbim var
Her gün bu doğruyu
Defalarca söylerim kalbime
Söylediğim sözlerin en doğrusudur bu.
Pinokyo’m
İnsan kendi kalbine yalan söyleyemez ki

Pinokyo’m
Sana da içinde aşk mektubu olmayan
Üstünde Sayın Pinokyo yazan
Zarf verdiler mi
Ayın on biri olmadan?

Söyle bana böyle bir zarf aldıysan
Söyle Pinokyo’m
Söz, ben sana kızmam
Hiç kızmam, kızamam.

Pinokyo
Gepetto korkuttu mu seni
Kovmakla
Bunun sonucunda
Aç kalmakla
Almadım, almıyorum dedirtmek için
Adamlarını çıkardı mı yoluna?

Pinokyo’m korkma
Hani dedim ya
Allah’tan bahsettim ya sana
İşte o
Yalanı sevmez, doğruyu öğütler
O, doğruyu ve doğru olanları sever
Ve ancak bana kulluk edin der
Ancak bana sığının.
Ancak bana.
Gel Pinokyo’m
Dünyayı terk edelim
Sığınalım ona.

Pinokyo’m
Bu dünyadan gitmeliyiz
Dünya ile vicdanları arasına
Sıkışmış insanların yurdunu
Terk etmeliyiz.
Onlar bizden kaçtılar Pinokyo
Oysa biz kimsenin vicdanı değildik
Yine de kaçtılar bizden.
Onların kadınları
Dünyadan mı gebe kalıyor
Hiç güncellenmeyen dünyadan
Bu eskimiş dünyadan

Her gün bilmem kaç defa
Güncelledi telefonları kendisini
Ama dünya asla güncellenmedi
Ve hiç güncellenmeyecek.
Anlamak o kadar basit
O kadar basitti ki Pinokyo
Ah, anlamaya çalışmadılar
Anlamadılar.
Belki de hiç anlamayacaklar.

Biz, insanların vicdanı değildik
Ama bizden de kaçtılar Pinokyo’m
Kaçtılar bizden de.

Günü gelince onlar da
Senin atalarının kucağında
Hakikate uyanacaklar
Rüyaları yarıda kalacak
Ve Dünyanın zararları
Bir bir anlatılacak onlara

Biz gidelim artık Pinokyo
Seni biriyle tanıştıracağım.
Sakın peşimi bırakma.

ŞAKRAK BESTE

Selim Tokgöz


                                                                                   ...
                                                                                   teşrifinle, ruşen gün
                                                                                   yakındır sayaraktan;
                                                                                   ahşap sırabanklar dün
                                                                                   ayırttım, arka parktan. 



şakrak beste
Selim Tokgöz

ölümüm erken nefeste olacak
-gülerken hüngür hüngür-
râvisi hak şairlerinkine benzer
okkalı bir mısra düşecek dilimden
yalınızlığım su dökecek ardımdan tek

sen de bil diye söylüyorum
dinlemesen bile yine, ey gül!
biliyorum -çünkü diliyorum-
ölüm denen sonsuza dönüm
bir soluksuzluk olarak değil,
aşk sarhoşluğuna daldığım
yönsüz oluğunda boğacak
ve eridikçe gurursuz tenim
mânam, mayamdan doğacak.

her can yükünü kendi sırtlanır
kendi ıssızlığına yürür ve ölür.
sanki arabesk şarkıydı yaşamak;
ölümümse, sesi gür
ahengi şakrak bir beste kalacak.

EFENDİM

Nurullah Yiğit


"Ne büyüksün Efendim!"
Âh! Ne büyük bir yalan daha söyledim.

"Sen, en büyüksün, Efendim!"
Şimdi düzelttim.

Düzelttim mi? Hayır, hayır…
"Tek Büyük, sensin." demeliydim.

Bizler küçüğüz, Efendim.
Bizi bağışlayın, bizi mazur görün.
Biz, senin büyüklüğünü bilemeyiz.

Ben okyanusta bir damlacık
Çölde kavrulmuş bir kum tanesi
Gökyüzünde ufacık bir yel
Sen, okyanusun kendisi
Gökyüzü ve çöl desem
Yine de seni yüceltemem
Çünkü sen, yücesin.
Yücesin sen!

Ben bilmem, Efendim.
Ben bilemem.

Bu "ben" dediğim şey
Doğduğumda hediye edilen
Simsiyah doğum lekem.

Desem ki, sen'den alır ışığını yıldızlar
Nerede gözyaşı ve nehirler var,
Sana doğru akar.

Keşke "ben-bir-hiçim!" diyebilsem.

Efendim,
Cümlelerim bile devriktir, benim.
Benlik, birlik ve hiçlik,
Bir cümlede olur mu hiç?

Yine de bilemem, Efendim.
Bilemem.

Sen.
En büyük, sen!

Nedânem (Ben Bilmem)

Bülent Bulut

                                       M. Muradî’ye

Nedânem

Ahvâl-i ehl-i şeb râ kî dâned ki nedânem
Sînehâ-yi işân peykanpur est, hûn nedânem

Ez rûz-i siyah be vakt-i seher çi mande ki
Hurşidî dâred zâd ber ân, târik nedânem

Dilsûzân neşinâsend tûfanhâ-yi âsemân
Henuz bârân çi râ bâred, sebeb nedânem

Efsûs kez vefâ ziyad cefâ dâred be işân
Mariz hestend hiç kes nedâned, devâ nedânem

Cehan fâhiş est ne nam ne nişan mâned be kes
Merg-i ziba mâ râ bes gûyend, hiç nedânem

Bulend suhân-i ahir guft cuhelâ nedânest
Men çi danem ki men çi bedâned, nedânem


Ben Bilmem

Gece ehlinin hâllerini kim bilir ki ben bilmem
Sineleri pür okludur. Kan bilmem

Siyah günden seher vaktine ne kalmış ki
Bir güneş doğar üzerine, karanlık bilmem

Gönlü yanıklar tanımazlar gökyüzünün tufanlarını
Hâlâ yağmur neden yağar? Sebeb bilmem

Yazık ki vefadan çok cefa vardır onlara
Hastadırlar, hiç kimse bilmez. Deva bilmem

Dünya ucuzdur ne nam ne nişan kalır kimseye
Güzel bir ölüm bize yeter derler. Hiç bilmem

Bülent son sözünü söyledi, cahiller anlamadı.
Ben ne bilirim ki, ben ne bilsin. Bilmem.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Gökkuşağı

Nurullah Yiğit


Tuz akan pınarlar, buz akan nehirler
Ve içinde biraz olsun su taşıyan her şey
Buharlaşır ve tabiat bunu bizden gizler
İster bilme ister bil, işler bu çark peyderpey
Dokunur yağmur damlaları yeryüzüne
Ümitsiz, kuru ve çatlak toprak nemlenir
Yenidoğan açlığıyla emer bulutları toprak
Yağmuru yağdıran anne şefkatiyle emzirir.

Demlenir, yazgısı yeniden kara toprağın
Solmuş sarı renk iken ifadesi demlenir
Asırlık ihtiyarların kuru kökleri şenlenir
Isınır canlılar boşlukta savrulan ezgiyle
Kamaşır gözlerimiz kırılan yerinden ışığın
Işık bir kuşak olur ve sıkar belini göğün.