araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2017 Çarşamba

AYTMATOV VE BEYAZ GEMİ ÜZERİNE

Mücahit Kılıç

Kırgız dağlarının eteklerinde, ovalarda ve yaylalarda en berrak hâliyle doğanın içinde bir çocuk ve dedesi Mümin. Bir başkaldırı ve hayal içre sürdürmekte ömrünü bu ikili. Bir Beyaz Gemi, Maral Ana ve hayaller, rüyalar… Türk edebiyatının son dönem romancıları içinde müstesna bir yeri olan Aytmatov, özellikle kullandığı mitolojik ve kültürel ögelerle de dikkati çekmekte. Türk töresini, destanlarını ve kültürünü bize yansıtan Aytmatov, bu romanda da aynı şekilde karşımıza çıkmakta. Misal Maral Ana bir geyikten ziyade Kırgızların töresini ifade etmekte. Beyaz Gemi ise bir milletin beklediği güzel günler, yarınlar… diyebiliriz. Sovyet Rusya döneminin baskıcı ve zalim yönetiminin zulümleri altında acılar yaşayan binlerce Türk gibi tıpkı Mümin ve torunu da eziyetler içinde ve zalim bir insan girdabının içine düşmekte. Ancak hayaller ve amaçlar hiçbir zaman bitmemekte ve bu sebeple çocuk her seferinde kayaların üzerine çıkıp o gemiyi tekrar beklemekte. Dedesi Mümin ise sıkıştığı her vakit Maral Ana’dan yardım istemekte. Romanın trajik yanı ise zalim Orozkul ve arkadaşlarının Maral Ana’yı ve dolayısıyla töreyi yok etmesidir. Çünkü Maral Ana; Mümin ve torununun tek güç kaynağıdır. Ayrıca Aytmatov’un romanda Maral Ana’yı bizzat Mümin’e öldürtmesi de bir başka yorumu gerektirir. Mümin, Maral Ana’yı gafletle ve biraz da zoraki öldürür. Bunun üzerine kutsalı ve tek ümit kaynağı olan Maral Ana’yı kaybeden çocuğun sığınacağı tek bir liman kalmıştır: Beyaz Gemi. Hayallerinin ve en güzel beklentilerinin sebebi o Beyaz Gemi. Babasını ve yarınlarını taşıyan Beyaz Gemi. Bir gün o gemiye kavuşmayı arzulayan çocuk, hayallerini hep diri tutmuştur. Bir balık olup o gemiyi yakalamayı amaçlar. Sonunda tek kurtuluş, tek çıkış ve yarınlara erişmenin tek yolu olan Beyaz Gemi’ye doğru kendisini soğuk ve azgın sulara bırakarak yol alır. Bize de geriye şu soruyu bırakır: Bir gün hayallerimiz ve yarınlarımız yok olmaya yüz tutuğunda kendi beyaz gemimize doğru korkusuzca kulaç atabilecek miyiz?

25 Kasım 2016 Cuma

SALİH BABA VE DİVANI

Ömer Canbaz

Salih Baba, tekke-tasavvuf edebiyatının 19. asrın sonu ile 20. asrın başları arasındaki temsilcilerindendir. 1847 yılında Erzincan’da dünyaya gelmiştir. Babası imamlık yapan Mustafa Efendi, annesi Atike Hanım’dır. Salih Baba’nın doğuştan bir kolu çolak, bir ayağı ise kısadır. Ailesine ait olan çilingirci dükkânında tüfek tamir etmesinden dolayı “Tüfekçizâde” lakabıyla da anılmıştır.1 Salih Baba bir şiirinde kendi doğumuna tarih düşürmüştür:

Sâlihem usandım dâr-ı fenâdan
Bir an kurtulmadım renc i anâdan
Bin iki yüz altmış üçte me’vâdan
Bir beşer sûretli hâne gelmişem

Salih Baba’nın tahsil durumunda kesin bir bilgimiz yoktur; ancak bir şiirinde:

Ümmîyem bir zerre denli ilme yoktur tâkâtim
Gâh olur ilm ile bî-pâyân oluram kime ne

Salih baba, şiirlerini irticalen söylediğini, şiirlerinin Pîr-i Sami Efendi’nin zuhuratından kaynaklandığını belirtmiştir. Şair belki “Ümmîyem” derken irticalen şiir söyleme yeteneğini kazanmış olduğunu işaret etmiş olabilir. İki defa evlenen şairin ilk evliliğinden iki çocuğu olmuştur.

Salih Baba’nın şiire başlaması hakkında Fehmi Kuyumcu’nun hazırladığı çalışmada kayıtlı bir rivayet bulunmaktadır.2 Bu rivayete göre Pîr-i Sami Efendi’nin sohbetlerine gelen Salih Baba, sessiz, mahcup ve bilgisiz bir kimse olarak sohbethanenin arka taraflarında köşe bucak gizlenir, kendi hâlinde oturur, gölge misali gider gelirmiş. Rivayet odur ki zaman zaman tekkede Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Kuddusî Baba gibi tekke-tasavvuf edebiyatı şairlerinin şiirleri, beyitleri okunurmuş. Bir gün mutasavvıflardan biri Pîr-i Sami Efendi’ye: “Efendim, keşke bizim tekkelerimizden de şairler çıksa” deyince Pîr-i Sami Efendi: “Oğlum, bu bir himmet ve zuhurat işidir. Şiiri bizim Salih bile söyler!” diyerek eliyle arka tarafta gizlenen Salih Baba’ya işaret eder. O anda gönlü, o güne kadar görmediği farklı bir şeyle dolup coşan Salih Baba, bir anda irticalen şiir söylemeye başlamış; Pîr-i Sami Efendi’nin: “Yeter Salih!” demesiyle birlikte de irticalen şiir söyleme özelliği kaybolmuş, eski hâline dönmüştür. Yani buradan şu anlaşılabilir ki Salih Baba, vehbi ilim sahibidir. Salih Baba’nın söylediği bu şiirler yine Pîr-i Sami Efendi’nin bağlılarından, sülüs ve nesihten icazetli Adnan Efendi tarafından yazıya geçirilmiştir.3

Salih Baba’nın aruz vezniyle yazdığı manzumelerinde kullandığı dil ağır, hece ölçüsüyle yazdıklarında ise dil sadedir. 20. yy. tekke-tasavvuf edebiyatının son temsilcilerinden olan Salih Baba, amca çocuğu Abdurrahman Tüfekçi’nin mektubunda verilen bilgiye göre, 1324 (M. 1906) veya H. 1325’te (M. 1907) Erzincan’da vefat etmiştir.


Sevdim seni terk eylemenin çâresi yoktur
Hem fâili Hak’tır
Ma’şûk olanın âşıkına cilvesi çoktur
Gamzeleri oktur
Âşıklığıma gözlerimin yaşı tanıktır
Kana boyanıktır
Üftâdelerin dîdesi hûn bağrı yanıktır
Her dem uyanıktır
Dil şehrine kayd olalı sevdâ-yı dilârâ
Yaktı beni nâra
Bend eyledi zülfün beni Mansûr gibi dâra
Düşürdü bu zâra
Takdîr-i ezel böyle imiş gayri ne çâre
Yalvarmalı yâre
Sabr eyle gönül hüsn ilinin bâbı açıktır
İhsânı da çoktur
Âşufte dili hasret-i hicrâna bırakma
Dil şehrini yakma
Bir nîm nigâhın ile âteşlere yakma
Hem hışm ile bakma
Var Hazret-i Sâmiye kul ol gayrıya bakma
Her bir yana akma
Seyr ü sülûk ehline de dergâhı duraktır
Aşkın da buraktır
Bir hande ile arz-ı cemâl eyle hûbânım
Aşkınla yanayım
Yoluna fedâ kılmağa kalmadı gümânım
İstersen al cânım
Bâri beni cellâda ver al boynuma kanım
Mahv eyle nişânım
Bilmem nesi var âlemde bu Sâlih de kulundur
Mevlâsı tanıktır



1 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Salih Baba Maddesi, Haz: Ahmet Doğan, cilt: 36, s. 37.
2 Kuyumcu, Fehmi: Salih Baba Divanı, Ankara 1979, s. 32-33.
3 Bu bilgiler, Fehmi Kuyumcu’nun belirttiğine göre (bk. age. s. 305), Adnan Efendi’nin kendi ağzıyla kaydedilmiştir.