Mücahit Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mücahit Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

KANUNÎ'DEN SÜLEYMAN EFENDİ'YE

Mücahit Kılıç

Kadim ve köklü edebiyatlar dönem dönem değişimlere ve dönüşümlere uğramaktadırlar. Bu durumun en bariz örnekleri Türk edebiyatında görülmektedir. Buna örnek olarak Tanzimat Dönemi edebiyatının klasik edebiyat karşısında verdiği değişim mücadelesini görmekteyiz. Aslında buna tam bir mücadele demekten ziyade bir doğa kanunu olarak bakabilmek daha uygun olsa gerek. Bu değişimin yalnızca bir örneği olarak ele alınabilecek dönemlere detaylı olarak göz atmamız elbette şu an için düşünülemez. Biz biraz daha modern zamana doğru ilerleyelim. Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatı, içerisinde birçok edebî hareketi barındırmaktadır. Bunlardan birisi de Garip Hareketi'dir. I. Yeni olarak da isimlendirilen bu hareketin öncü temsilcisi olarak kabul edilen kişi Orhan Veli'dir. Şiir anlayışı olarak geleneksel olana ve eskiye tamamen karşı olduğu söylenen ve bunlara dair unsurları kullanmaktan kaçınan Orhan Veli'nin "Kitâbe-i Seng-i Mezar" adlı şiiri ile Bâkî'nin kaleme aldığı Kanuni Mersiyesi arasında kurulabilecek bir ilişkiden bahsedeceğim. Bu iki şiir arasında ilişki kurmamız için öncelikle aralarındaki benzerlikleri ortaya koymak gerekir. Öyleyse başlayalım. İlk olarak şiirlerde işlenen kişilerin isimlerine bakalım. İki isim de Süleyman'dır. İki isme ithaf edilen şiir de vefatları üzerine kaleme alınmıştır. Kısacası ikisi de mersiye (ağıt) niteliği taşımaktadır. Bu bağlantılar ilgi çekici gelebilir; ancak ortada bir de Orhan Veli poetikası gerçeği var. Kendisi kafiyenin bile ilkel insan işi olduğunu, onun sırf bir şeyi ezberlemek için kullanıldığını ancak sonradan ahenk olarak kabul edildiğini söyler ve bu sebeple kafiyeye de karşı çıkar. Oysa divan şiirinde ahenk en önemli unsurdur desek mübalağa etmiş olmayız. Ancak buna rağmen Orhan Veli de eskiye dair bir şeyleri şiirinde barındırmaktadır. İşte onlardan birisi de Süleyman karakteridir. Bâkî'nin kaleme aldığı Süleyman ile Orhan Veli'nin kaleme aldığı arasında belki de isim olarak bir benzerlik olsa da aralarındaki ilişki zıtlıklar üzerine kuruludur. Bâkî, cihan padişahı olan, dünyaya hükmeden ve derdi sıkıntısı o ölçüde olan bir insanı şiirine dâhil etmektedir. Orhan Veli ise tek derdi nasır olan bir Süleyman portresi çizmekte. İki Süleyman da dünyada dertten çok çekmiştir; ancak birisi içinde bulunduğu mevki ve sorumluluklardan, diğeri ise bir nasırdan... Bu tezatlık bize Orhan Veli şiirinin ironik yönünü de hatırlatmakta. Diğer bir taraftan bir Süleyman geride uçsuz bucaksız topraklar ve bir imparatorluk bırakırken diğer Süleyman’da bu durum tam tersidir. Orhan Veli'nin ironisi burada devreye çok net bir biçimde girmekte. Bir cihan padişahını alıp yerine kimsesi olmayan, nasırı ile dertli Süleyman Efendi'yi koymak ironisi Orhan Veli'nin aklına geldi dediğimizde çoğumuz şaşırmayı bırakırız. İşte bu örnekler ve bağlantılar ışığında aslında nasırından çeken Süleyman, padişah olana karşı bir Süleyman. İkisi de vefat etti ve ikisi de bir mezardan ibaret. Hatta bir mezar taşından. Burada Orhan Veli şiirinin meselesini görmekteyiz. Türk şiirinin "Garip" döneminden bir parça olan bu şiir ile Bâkî'nin padişahın ihtişamına uygun bir girişle başladığı mersiyesi arasındaki ilişki, edebiyatın tarih sürecinde geçirdiği dönüşümün de en bariz örneklerinden birisi olsa gerek. Bu dönüşüm yerini başka akımlara da bırakmıştır. Süleyman Padişah, muhteşem Süleyman, tüm cihanın yükünü omuzlarına alan Süleyman, tarihin kucağında bir dönem sonunda nasırdan çeken, yalnız ölen kimsesiz bir Süleyman ile bağlantılanacaktır. Bu da bize edebiyatın değişimini bariz bir biçimde göstermekte. Tarihin akan ırmağında kadim milletlerin kadim edebiyatları da bu akıntıdan nasibini almakta. Ne diyelim, iki Süleyman'a da rahmet olsun...

ÜRKEK TİTREYİŞ

Mücahit Kılıç

Salâda sesi titreyen müezzinin ürkekliği var kalemimde
İçimde mezara düşen üçüncü kürek toprağın soğukluğu...
Saçlarım hoyrat kalkışmalar içinde
Beyaz kamuflajlara bürünmüş asker edasıyla

Bu hâl içre gönlüm dargın en uzun gecelere
Hangi nota dile gelip haykırır zalimlere?
Ürkek kalemim, hoyrat saçlarım.
Yetişin
Yetişin yetmişinde bir ayağı çukurda gözlerime

Ürkek kalemim
Pantolonunu yırtarak eve gelen çocuk kalemim
Gönlüme çatan acılar ve ellerim
Hatalarımın bataklığında beklerim
Zarif bir adam bilirim
Bağışlanmamı dilerim, ben de.

21 Nisan 2017 Cuma

YAHYA KEMAL’İ ANLAMAK

Mücahit Kılıç

Beyatlı, şiirimizin en önemli isimlerinden birisidir. Bu, kuşku uyandırmaz bir gerçek. Türk şiiri modern formuna onun şiiriyle adım atmıştır. Sadece şiir mi? Elbette hayır. Beyatlı şair kişiliğinin yanı sıra bürokratik, edebî ve tarihî bilgisiyle geniş bir entelektüel birikime sahiptir. Üsküp'ten İstanbul'a bir sevda seyrine çıkmıştır. Aklıyla, kalemiyle, bilgi ve birikimiyle adeta bir “Türk portresi” çizmiştir. Beyatlı, debisi ülkeleri, kıtaları ve dahi tüm cihanı ardına katan bir medeniyet ırmağının suyundan kana kana içmiştir. Adına eski denilen o eli yüzü tozlu koca ihtiyarın ellerini sıkıca tutmuş ve “Bakın işte burada o koca ihtiyar. Bu koca medeniyet burada!” demiştir. En çok şikâyet ettiği konuların başında bu medeniyetin tarihin seyrini değiştirmesine rağmen o büyük tarihi kaleme almaması gelmektedir. Anadolu'ya akın eden Alparslan onun için Türk tarihinin dönüm noktasıdır. 1071 yılı ise büyük Türk medeniyetinin kaynağını İslam'ın berrak sularına karıştırarak insanlık tarihinde adaleti, refahı ve medeniyeti yeşerten tohumlarını atması demektir. Medeniyet yalnızca kılıçla yükselen bir mefhum değildir onun için. Medeniyet Bâkî'dir, Itrî'dir, Koca Sinan'dır. Medeniyet şiirdir, musikidir, mimaridir. Türk-İslam medeniyeti bu değerlerle yükselmiş ve cihanşümul bir saadet evine dönüşmüştür. Beyatlı da bu medeniyete hasret ve özlemle göz kırpmaktadır. O, Süleymaniye'nin içinde Türk akıncılarını, Mohaç'ı, Çaldıran'ı, Yavuz'u, Alparslan'ı hissetmekte, kalbi bu medeniyetin bir evladı olmanın heyecanı ile çarpmaktadır. Yahya Kemal'i anlamak dedik. Yahya Kemal'i anlamak nedir peki? Bugün baktığımızda tarihimize ve medeniyetimize ne kadar Beyatlıca bakmaktayız? Süleymaniye bizim için yalnızca taşları çok eskiden dizilmiş bir yapıdan mı ibaret? Ayasofya bir müze mi yalnızca? Ezan-ı Muhammedî, duyduğumuzda sadece müziğin sesini kıstığımız bir nağme mi? Beyatlı'yı anlamak, Türk-İslam medeniyetinin kaynağından bir yudum su içmek demektir. Şiirleriyle medeniyetimizin sesi olan, ahengi olan, fikri olan büyük üstat Yahya Kemal, İstanbul'a âşık bir münevverdi. Peki, İstanbul'u anlayabiliyor muyuz? Taşı toprağı altın “kanımca Türk ve İslam olan” bu şehri ne kadar anlıyoruz? Yahut o şehir eski İstanbul mu? Son zamanlarda tarihe ve Türk medeniyetine bir ilgi söz konusu… Bu, sevindiricidir elbette. Ancak bu medeniyeti anlamak, yaşamak ve iliklerimize kadar hissedip yeniden eski ihtişamına kavuşturmak için bir amentümüz olmalı. Bunun başlıca yapı taşı da Türk mefkûresini, Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk sanatını anlamak ve içselleştirmektir. Bize tabir-i caizse yutturulmaya çalışılan uyuşturucu hapları yutmadan tarihimize; sanatımızla, mefkûremizle, mimarimizle, irfanımızla yönelmeliyiz. Hamasi söylemlerle, bilinçsiz bir şekilde sadece tarihe değil, basit bir konuya dahi yönelmek bize boş söylem ve sloganlardan başka bir şey kazandırmayacaktır. Yahya Kemal dizeleriyle tarihimize göz atmadan, Süleymaniye'de, Sultanahmet'te, Selimiye'de, Itrî'nin Nevâ Kâr'ında pişip olgunlaşmadan bulunabilecek bir cevher değil bu medeniyet. Çaldıran'da kalkan tozların yaktığı gözlerdedir medeniyet. Türk akıncılarının tekbirlerinde, Nedîm'in dizelerinde, şarkılarındadır medeniyet. Bugün yapılış amacı sanat için olmayan, hiçbir estetik değer taşımayan Eyfel Kulesi’ne bile hayranlıkla bakan Türk genci, yanı başındaki Süleymaniye'ye, Galata'ya, Selimiye'ye neden kör olmaktadır? Beyatlı'yı anlamak bir bakıma gözlerimizin açılması demektir. Gözlerin, kulakların, kalplerin ve fikrin. Türkçe bakmak, Türkçe hissetmek ve Türkçe düşünmek için Türkçenin bu büyük ustasına yalnızca kulaklarımızı değil, aklımızı ve kalbimizi de yöneltmeliyiz.

15 Mart 2017 Çarşamba

AYTMATOV VE BEYAZ GEMİ ÜZERİNE

Mücahit Kılıç

Kırgız dağlarının eteklerinde, ovalarda ve yaylalarda en berrak hâliyle doğanın içinde bir çocuk ve dedesi Mümin. Bir başkaldırı ve hayal içre sürdürmekte ömrünü bu ikili. Bir Beyaz Gemi, Maral Ana ve hayaller, rüyalar… Türk edebiyatının son dönem romancıları içinde müstesna bir yeri olan Aytmatov, özellikle kullandığı mitolojik ve kültürel ögelerle de dikkati çekmekte. Türk töresini, destanlarını ve kültürünü bize yansıtan Aytmatov, bu romanda da aynı şekilde karşımıza çıkmakta. Misal Maral Ana bir geyikten ziyade Kırgızların töresini ifade etmekte. Beyaz Gemi ise bir milletin beklediği güzel günler, yarınlar… diyebiliriz. Sovyet Rusya döneminin baskıcı ve zalim yönetiminin zulümleri altında acılar yaşayan binlerce Türk gibi tıpkı Mümin ve torunu da eziyetler içinde ve zalim bir insan girdabının içine düşmekte. Ancak hayaller ve amaçlar hiçbir zaman bitmemekte ve bu sebeple çocuk her seferinde kayaların üzerine çıkıp o gemiyi tekrar beklemekte. Dedesi Mümin ise sıkıştığı her vakit Maral Ana’dan yardım istemekte. Romanın trajik yanı ise zalim Orozkul ve arkadaşlarının Maral Ana’yı ve dolayısıyla töreyi yok etmesidir. Çünkü Maral Ana; Mümin ve torununun tek güç kaynağıdır. Ayrıca Aytmatov’un romanda Maral Ana’yı bizzat Mümin’e öldürtmesi de bir başka yorumu gerektirir. Mümin, Maral Ana’yı gafletle ve biraz da zoraki öldürür. Bunun üzerine kutsalı ve tek ümit kaynağı olan Maral Ana’yı kaybeden çocuğun sığınacağı tek bir liman kalmıştır: Beyaz Gemi. Hayallerinin ve en güzel beklentilerinin sebebi o Beyaz Gemi. Babasını ve yarınlarını taşıyan Beyaz Gemi. Bir gün o gemiye kavuşmayı arzulayan çocuk, hayallerini hep diri tutmuştur. Bir balık olup o gemiyi yakalamayı amaçlar. Sonunda tek kurtuluş, tek çıkış ve yarınlara erişmenin tek yolu olan Beyaz Gemi’ye doğru kendisini soğuk ve azgın sulara bırakarak yol alır. Bize de geriye şu soruyu bırakır: Bir gün hayallerimiz ve yarınlarımız yok olmaya yüz tutuğunda kendi beyaz gemimize doğru korkusuzca kulaç atabilecek miyiz?

25 Şubat 2017 Cumartesi

BÂKÎ’NİN “BİLİR” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ

Mücahit Kılıç


Dil derdini gamuñla dil-efgâr olan bilür
Bimâr hâlini yine bîmâr olan bilür

‘Aşkuñ gamıyla sırrını eşk-i revânumuñ
Cûyâ-yı yâr u ‘âşık-ı dîdâr olan bilür

Âsîb-i rüzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-i gül-’izâra hevâdâr olan bilür

Cân acısını haste-i derd-i firâk olup
Dil-dâde-i nigâr-ı sitemkâr olan bilür

Sevdâ-yı zülf-i yâr ile Bâkî ne çekdügin
Bend-i kemend-i ‘aşka giriftâr olan bilür


1. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Gönül derdini (sevgilinin) gamıyla yaralanmış olan bilir. Hastanın hâlini yine hasta olan bilir.

Şerh: Sevgilinin gamıyla yaralanma hadisesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sevgili âşığa gamzelerinden âşığın gönlüne fırlattığı oklarla onun gönlünü yaralaması. İkincisi ise ona çektirdiği eziyetle âşıkta bir dert yaratmasıdır. Âşık sevgilinin yolunda dertle ve gamla yürür. Ona vuslat için her türlü eziyete de katlanır ve en sonunda perişan ve hasta bir hâl alır. Ancak âşığın bu hâlini yalnızca yine âşık olanlar anlar. Kısacası derdi çeken bilir. Şair de bu beyitte bu konuya değinmektedir.

2. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Akan gözyaşımın sırrını aşkın gamıyla yâri arayan ve yüzünün âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık sürekli ağlamaklı ve perişan bir hâldedir. O kadar çok ağlar ki sonunda gözünden gözyaşı yerine kan akar. Âşık adeta bir dert yuvasıdır. Çünkü sevgili ona asla ama asla yüz vermemekte ve sürekli onu yaralamaktadır. Bu durumdan dolayı üzüntüye ve kedere gark olan âşık mütemadiyen ağlamaklı hâldedir. Bu ağlamaklı ve gamlı hâller de sıradan bir insanda görülecek şeyler değildir. Çünkü âşıklar diğer insanlar gibi değillerdir. Sürekli bir sevgili uğruna ağlarlar ve ah ederler, geceleri uyuyamazlar, onun yüzünü görmek için günlerce mahallesinde beklerler. Âşıkların hâlinden âşıklar anlar. Şair beyitte bu duruma değinmiştir.

3. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Dünyanın gül bahçesinde, zamanın belasını sen gül yanaklı serviye dost (yâr) olan bilir.

Şerh: Âşık için sevgilinin bulunduğu yer gül bahçesi gibidir. Sevgili de tüm güzellikleri üzerinde bulunduran bir gül gibidir. Gül sevgiliyle özdeşleşmiştir. Gül deyince akla sevgili gelmektedir. Ancak sevgilinin aşkı da âşık için bir gam vesilesidir. Âşık bu aşktan dolayı acıya ve kedere talip olmaktadır. Burada da şair, eğer bu gül bahçesi içinde bir bela varsa o da sevgiliye âşık olmaktır demektedir. Çünkü aşk; acı, keder, cefa ve gamın habercisidir. Vuslat yolunda bunları çekmeyen âşık yoktur.

4. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Can acısını, ayrılık derdinin hastası olup sitemkâr sevgilinin âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık için dünyada başa gelebilecek en büyük felaket sevgiliden ayrı düşmektir. Âşık sevgiliye kavuşsa bile bu kez ondan ayrılmanın verdiği korkuyla yaşar. Âşık için bu durum dünyada yaşanacak her türlü dert ve beladan daha kötüdür. Âşık her şartta sevgiliyi istemektedir; çünkü kötülük de gelse sevgiliden gelmesini ister. Gerekirse ölümü de sevgiliden ister. Âşık kendisini sevgiliye adar ve onun yolunda cefaya talip olur. Bu yolda perişan ve hasta olur. Bu hâlleri de ancak âşık gibi yaşayan bilir. Bâkî beyitte buna değinmektedir.

5. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: (Ey) Bâkî! Yârin saçının arzusuyla çektiğini, aşk kemendinin bağıyla esir olan bilir.

Şerh: Aşk, insanı bağlayan ve onun aklını adeta hapseden bir şeydir. Divan şiirinde bu durumu en yüksek derecesine kadar görmekteyiz. Sırf sevgiliyi görmek için onun mahallesindeki köpeklerle arkadaş olacak kadar aklı alan bir olgudur aşk. Âşık için bir dert ve cefa yoludur. Ancak âşık bazen bu durumundan dolayı hor görülür ve dışlanır. Bu durum âşık için önemsizdir; çünkü o, sevgilinin yolunda ayıplanmayı da diğer dertler gibi çoktan kabul etmiştir. Yine sevgili için çekilen bu cefayı ancak bu derde bağlanan ve bu hâl üzere olanlar bilir.

21 Ocak 2017 Cumartesi

MAZLUMLAR MANİFESTOSU

Mücahit Kılıç


Köşesiz acılarımız var ömür yokuşunda yuvarlanan. Kaşesiz umutlarımız, hayat denen müdürden aldığımız. Yarınlar yüz binlerce lira borç yaptığımız bir tefeci gibi. Zaman ise kavgayı uzaktan izleyen sinsi arkadaş. Ecel tuzak, emel uzak... Haydi, uçun desek hayaller tutsak. Yersiz yurtsuz bir ucube gözüyle bakılırken, ümitler yakılırken, mezarlara taşlar çakılırken, çocuklara çukurlar kazılırken, vurulan uçurtma semada süzülürken neden hep sessizlik tesadüf eder gecelerimize? Ben saçlarımın arasından isyankâr bir tavırla kendini gösteren aklara dahi müsamaha ederken feleğin bu acımasızlığı da neyin nesi? Gülüşlerimize faiz koyan mutluluk baronları her tebessüme karşılık bir acı ekliyor tarifemize. Operatörler fazladan konuşma hakkı vermektense faturamıza ek kahkaha vermeli. Huzurumuzun KDV'si biraz olsun düşürülmeli. Bindiğimiz ümit taşıtlarının akbiline zam gelmemeli. Yetkililer bizi dinlemeli. Gerekirse ortamı germeli; ancak önümüze bir parça umut sermeli. Kabadayılığı hep mazluma tutan bu dünya, biraz da onlara diklenmeli. Onlara söylenmeli, bir gün tüm hüzün fabrikatörleri batacak. Ne demiştik? Hayat umutlarımıza kaşe vurmadı. Şimdi biz yarınları nasıl inandıracağız?

21 Aralık 2016 Çarşamba

AHMET HAŞİM’İN ŞİİRİ VE “BÜLBÜL”ÜN TAHLİLİ

Mücahit Kılıç


BÜLBÜL1
Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havâda
Gün doğmada bir başka ziyâda

Modern Türk şiirinin2 kurucuları arasında sayılan ve kaleme aldığı başarılı şiirleriyle edebiyatımızda önemli bir yeri olan Ahmet Haşim’in şiiri, Fransız sembolist ve empresyonistlerin ışığında gelişir ve hayatının o melankolik havasıyla harmanlanarak ortaya çıkar. Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Haşim, poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri; saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Bu şiirlerinden birisi de “Bülbül” adlı şiiridir.

HAŞİM’İN ŞİİRİNE GENEL BİR BAKIŞ
“İlk şiirini 1901 yılında Mecmua-i Edebiyye’de yayınlayan Haşim’in, bu tarihten 1908’e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Hâmid, Muallim Naci, Fikret ve Cenab’dır. Bu süre içinde bir yandan Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak 1908’den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar.” (AKYÜZ, s. 157).
Haşim, şiire başladıktan sonra yaşadığı gelişmeyle birlikte artık Fransız şiirine yönelen ve edebî akımların etkisiyle şiirler yazmaya başlamıştır. Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar3 adlı yazısında da yine onun şiirini eleştiren ve anlamsız bulanlara karşı tenkitlerini yapmıştır ve bu yazı onun poetikasını ortaya koyar.
Şiirlerinin konusu “ben” olan şair, şiirde toplumcu bir sanat anlayışını değil, bireysel bir anlayışı işlemiştir. Üyesi olduğu Fecr-i Âtî4 topluluğunda adından söz ettiren ve ilerleyen zamanlarda hareketin öne çıkan tek şairi olmuştur. Bir kısım şairler önce bireysel şiir yazıp daha sonra memleketin durumundan dolayı bu görüşten vazgeçtiklerini söyleseler dahi, Haşim bu sanat anlayışını hep aynı çizgide sürdürmüştür.

HAŞİM’İN ŞİİRLERİNDE GÖRÜLEN EDEBÎ AKIMLAR
Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Mallerme’in şiir anlayışı Haşim’de de görülür. Mallerne şiir hakkında: “Şiir bir fikri, bir duyguyu ahenkle, sembolle anlatan edebî bir melodidir.” (ÇETİŞLİ, s. 123) demektedir. Haşim de bu görüşün paralelinde bir ifadeyi poetikasında kullanmıştır.

“Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın mutavassıt bir lisandır.” (ÇETİŞLİ, s. 123).

BÜLBÜL ŞİİRİ
Konu: Bübülün güle olan hasreti ve bu hasretin neticesinde oluşan hisler.
Tema: Divan şiirinden itibaren mazmunlaşan gül ve bülbül hikâyesine atıfla şiirde bir hasret ve bekleyiş hissettirilmiştir.
Şekil Özellikleri: Bir dörtlük ve bir beyitle yazılmıştır.
İmgeler: Gül, Bülbül, Hazan, Seher

ŞİİR TAHLİLİ
“Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?”

Haşim, çocukluk yıllarını adeta bir travma ile geçirmiştir. Küçük yaşta kaybettiği annesi ve geldiği İstanbul, onda bir melankolinin oluşmasında etkili olmuştur. İçine kapanık ve karamsar bir şekilde büyüyen Haşim’in bu özellikleri şüphesiz şiirine de yansımaktadır. Nitekim şiirin ilk mısraında kullandığı kelimeler “gam” ve “hazan”dır. Gam; dert, hüzün demektir ve hazan da hüznün mevsimidir. Melankolikler için de sarı renk ve sonbahar, sonbaharın döktüğü kurumuş yapraklar adeta hüznün birer vesikasıdır. “Israra ne hâcet yine bülbül” mısraında da şair, gül-bülbül hikâyesine atıfta bulunmuştur. Bülbül, gülün yine her gün olduğu gibi açılışını izlemek ister ve bir türlü göremediği o güzellik için ötmeye başlar ve buna uzun süre devam eder. Haşim de burada artık bülbüle ısrar etmemesini yani ümidini kesmesini söylemektedir. Bu, tam bir melankoli hâlidir.

   “Bil, kalbimizin bahçelerinde
   Can verdi senin söylediğin gül!”

Yine bu mısralarda gül-bülbül hikâyesinin işleyişi devam etmektedir. Bülbül gülün açılması için kendisini gülün dikenine batırır ve onun göğsünden akan kanla gül kırmızı bir renkle açar. Bahçedeki diğer gülleri gözü görmeyen bülbül, canı pahasına da olsa gülü o hâlde görmek ister. Haşim de “Can verdi senin söylediğin gül” diyerek o gülün artık öldüğünü söylemektedir. Divan şiirinin en çok kullanılan mazmunlarından birisi olmasından yola çıkarsak bu gülün ölmesini divan şiirinin de artık edebiyat sahnesinden çekilmesine bağlayabiliriz.

   “Savrulmada gül şimdi havâda
   Gün doğmada bir başka ziyâda”

Haşim’in, şiirinde en çok işlediği zaman dilimi güneşin doğmaya veya batmaya başladığı zamanlardır. Özellikle güneşin batışı esnasında oluşan kızıllık, adeta onun ruh hâlini yansıtır. Haşim için gözlerden uzak ve kendi içine kapanık bir vakit en ideal olan vakittir. Gülün savrulması da, artık işlediği gül-bülbül hikâyesinin de bittiğinin bir göstergesi olarak ele alınabilmektedir.


1 20 Eylül 1921 “Dergâh”
2 Türk Edebiyatında Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’in şiirleriyle oluşan ve gelişen şiirdir.
3 5 Ağustos 1920, Dergâh s. 113-114
4 Edebiyatımızda Servet-i Fünûn topluluğunun ardından ortaya çıkan ve bir bildiri ile kuruluşunu ilan eden ilk topluluktur. 1909-1912 yılları arasında edebiyatımızda yer edinmiştir.

25 Kasım 2016 Cuma

DOSTA

Mücahit Kılıç

Her aksinde ruhumu titreten fecrin o garip fısıltısına bir mânâ verebilmiş değilken kalbim, bu gidiş de neyin nesi? Hani güneşi her gördüğümüzde birbirine değecek olan bulutlara bakıp resim çizme ayinlerimiz? "Nerede kaldın dost..." dedirtmeyecektik ya sâhi? Şimdi her adımda yürüdüğümüz kaldırımlar feryâd ü figân etmekte desem sana… Desem ki güneş pek bir nazlı senden sonra. İmdât, imdât ister köşebaşları. Köşebaşlarının başları bükük desem senden sonra… "Ne fayda?" dedirtme yollara. Bir çift gözüm var servetim, beni de mahcup etme onlara. Bırak kara toprak Veysel'in sâdık yâri olsun. Şimdi sırası mı el sallamanın? Heyhât! Nerede bu gidişe bir çare? Hangi tabip bakar yarama? Hangi falcı kandırır beni? Kaç vakte kadar gelirsin ya da? Ağyârın kelâmına muhtaç eyleme dilimi. Bana hesap sorar kılma ellerimi. Soldurma güllerimi. Çıkıver, sevindir yollarımı. Dost diye diye koşayım eşiğe. Dost diye diye...

21 Ekim 2016 Cuma

DİVAN ŞİİRİNDE BİR AŞK YOLCULUĞU

Mücahit Kılıç

Sevmek ve sevilmek eylemlerinde, sevginin ve sevmenin kâğıda döküldüğü zamanlarda karşımıza şiir müessesesi çıkmaktadır. Bu hadise, tarihin her devrinde bu şekilde tezahür etmektedir. Edebiyatlar çoğunlukla bu iki vaka etrafında oluşur. Gelin şimdi hep beraber edebiyatımızın 600 senesini aşkın bir zaman dilimini kapsayan dönemine bir yolculuk yapalım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum. Nasıl ki her devrin bir siyasi atmosferi var, her devrin de bir âşık portresi ve her devrin bir aşkı vardır. İşte biz de bu devirlerden birisi olan edebiyatımızın klasik devrine yahut daha yaygın ismiyle divan edebiyatına bir bakış atacağız.

Divan şiiri, odağını âşık-maşuk ilişkisi üzerine kuran ve gerek beşerî gerekse ilahi anlamda işlenen aşkın çoğu zaman mübalağalar eşliğinde yaşandığı bir şiirdir. Zaten duygular da bir bakıma mübalağaya en çok kapı aralayan ruh hâlleri değil midir? Şimdi benden delil isteyeceksiniz ve bu gayet tabii bir beklentidir. Haydi, başlayalım.

Gel gel beri ki savm ü salâtın kazâsı var 
Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok

(Nesîmî)

Gel, gel beri ki, orucun ve namazın kazası var; (ama) sensiz geçen günlerin kazası yok.

Kaza etmek, dinde vaktinde yapılmayan bir ibadetin daha sonra telafi maksadıyla yapılması diye kısa ve basit bir tanımlama ile ele alındığında burada şair için ilk bakışta sevgilinin namazdan ve oruçtan daha önce geldiği gibi bir anlam ortaya çıkabilir. Ancak bu, bir şiirdir ve şiir de pek tabii bir duygu işidir. Duygular da mübalağanın müsebbibidir. Namazı kazaya bıraktığında tövbe isteyeceği bir Allah var iken, sevgiliyi bir an olsun terk edince bağışlanma dilenecek kim ola ki? Belki de şair bize yine en merhametlinin kim olduğunu burada göstermek istiyordur. Düşünmek de bizim işimiz olsun o vakit.

Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder 
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni 

(Nedim)

Ey nazlı yârim! Üzerinde gül resimleri bulunan ipek elbise giydin; ama korkarım ki bu elbisedeki güllerin dikenlerinin gölgesi seni incitir.

İşte alın size mükemmel bir mübalağa örneği. Hepimiz sevdiklerimize bir kötülük dokunmasından korkarız, hele hele bu duygu aşk derecesinde bir yoğunluk olan bir his ise ve bu hisler Nedim gibi bir şair tarafından ele alınmışsa orada bu türden bir sakınma görmek sizi şaşırtmasın. İnsan sevdiğini gözünden sakınır elbette. Ona bir kötülük dokunmaması için adeta canını seferber eder. Bu sakınma, eğer divan şiirindeyse bu, sevgiliyi giydiği elbisedeki gül deseninin dikeninden dahi sakınmaya kadar götüren bir hissiyattır. Divan şairleri için sevgili bir yaşam kaynağıdır. Şiirleri de bu kaynaktan kana kana beslenmiştir. O sebeple sevgiliyi bu denli sakınmaları da hoş karşılanmalıdır. Tabii, Nedim üslubu da bu sakınmayı bu denli ince bir düşünce ile ifade etmedeki en önemli unsurdur.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb 
Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır

(Fuzûlî)

Ey tabip! (Ben) aşkın derdiyle hoşnutum, bana ilaç vermekten vazgeç, (zira) benim ölümüm senin vereceğin dermandadır.

Divan şiirinin en büyük ustalarından olan Fuzûlî, aşka ve âşıklığa başka bir boyutla bakmamızı sağlamakta. Divan şairleri aşklarını sevgiliye canlarını verecek şekilde yaşarlar. Onlar için sevgilinin yolunda acı ve eziyet çekmek bir mutluluk ve adeta bir yaşama sebebidir. O sebeple eğer bu şairlere birisi olur da bu aşktan kurtulmaları için bir çare sunarsa onlar bunu kesin olarak reddederler. Çünkü eğer âşıktan maşuğu alırsanız ondan geriye ne kalır? Sevgilinin ona sunduğu tek şey cefa da olsa, âşık bunu seve seve kabul eder ve bunu bir ilgi ve lütuf olarak görür. Divan şiirine ve divan şairlerine bir nefeslik de olsa bir göz atmış bulunmaktayız. Bu tür örneklere sayısız denecek kadar çok rastlayabiliriz. Elbette aşk her dönemde ele alınmıştır. Elbette, aşka insanlığın her devrinde rastlama imkânımız vardır. Biz de aşkın divan şiiri safhasını ele aldık. Ancak bu devir için kanaatimce şu değerlendirmeyi yapabilirim: Aşk; aklı, ezici bir üstünlükle ele geçirmiştir.

16 Ağustos 2016 Salı

SİZLİK, BİZLİK, KİMSESİZLİK

Mücahit Kılıç

Yemin olsun acılara. Acıları uyandıran notalara. Acılar sessizce gözlerini uzak diyarlara kaptırmışken bir çığlık kopartıp onları uyandıran ve kalbime büyük bir taarruz başlatan notalara. Haylazca yanıma sokulan ve selam veren akşamlara. Herkesin yorgan sandığı akşamlara. Soframın tuzu biberi olan yalnızlığa ve o yalnızlığın tadını bozduğu lokmalara.

Kitaplara, kitap tozlarına, raflara ve kendi kendine konuşan laflara yemin olsun. Sayfalara ve sokakta top oynayan minik tayfalara... Bakıyorum ve şaşıyorum aynalara, yaşımızı saymalara, ölümü anmalara, ölmeyecekmiş sanmalara...

Yaşıyorum savrulmalara, akıyorum kurumamak için olanca kuvvetiyle suyun kaynağına ulaşmaya çalışan çağlayanlara. Aşıyorum kalbimin en yüksek tepelerini, sonra tepelerde kalıyorum ve manzaramı izliyorum. Yatağımda manzaramı...

Haydi, çıkın gelin desem hiç ses vermeyecek umutların yolunu gözlüyorum. Acımı gizliyorum. Sanırım, başrolünü oynadığım filmin en sıkıcı sahnelerini izliyorum. İçimde yokluğa doğru, sonsuza doğru koşmak arzusuyla yanıp tutuşan küheylanı dizginliyorum. Ne ıssızlık arıyorum ne susuzluk duyuyorum bu kurak yatakta.

Yalnız biraz açılsa pencerem, içeriye vuran güneş ışıklarıyla nefes alsa biraz odam. Ben değil odam. Evet, yaşıyorum. Yaşlarım artıyor bir bir. Bir, iki, üç derken, güç kazanırken, koşmaya başlarken duyduğum o heyecan sanırım açık kalan penceremden kaçıp gitti. Kafamda tuhaf bir soru. Peki, kim pencereyi açık bırakıp gitti? Evet, yemin olsun yalnızlığa, kaleme ve mürekkebe. Yaşama ve ölüme yemin olsun.