7. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2017 Cumartesi

PİNOKYO

Mustafa Yıldız


Pinokyo, Pinokyo’m
Bir kalbin olduğunu biliyorum
Senin, sana hiç bahsetmedikleri
Bir kalbin olduğunu
Biliyorum Pinokyo’m.

Güvenmelisin bana
Yani biz birbirimize güvenmeliyiz
Ben hep doğruyu söylerim
Yine ve daima söyleyeceğim
Beni hiç sevmeyecek insanlar
Bu söylediğim de doğru
Beni hiç sevmeyecekler.

Pinokyo’m
Beni doğru söylediğim
Seni yalan söylediğin için
Sevmeyecekler.
Bizi sevmeyecekler Pinokyo’m
Ama kendi doğrularını da
Hiç söyleyemeyecekler.

Sen yalan söylemedin
Sana yalan söylettirdiler Pinokyo
Seni mecbur ettiler
Bu yüzden sadece
Burnunla alay edebildiler
Kalbine ilişemediler, ilişemezler.
Kaderimiz aynıymış Pinokyo’m
Aynıymış.
Beni de “doğru”dan vazgeçiremediler.
Kim bilir, benimle nasıl alay ettiler?
Üzülme sen
Sevin Pinokyo’m sevin
Benim kalbime de ilişemediler.

Bak bana o tahtadan gözlerinle
İnan bana taştan olmayan kalbinle
Tut ellerimi tut Pinokyo’m
Dinle beni
İnan söyleyeceklerime
Seni Gepetto yaratmadı
Seni Allah yarattı
Allah yarattı seni Pinokyo
Beni bizi ve hepimizi
O yarattı.

Bahsettim mi bilmiyorum
Benim de kalbim var
Her gün bu doğruyu
Defalarca söylerim kalbime
Söylediğim sözlerin en doğrusudur bu.
Pinokyo’m
İnsan kendi kalbine yalan söyleyemez ki

Pinokyo’m
Sana da içinde aşk mektubu olmayan
Üstünde Sayın Pinokyo yazan
Zarf verdiler mi
Ayın on biri olmadan?

Söyle bana böyle bir zarf aldıysan
Söyle Pinokyo’m
Söz, ben sana kızmam
Hiç kızmam, kızamam.

Pinokyo
Gepetto korkuttu mu seni
Kovmakla
Bunun sonucunda
Aç kalmakla
Almadım, almıyorum dedirtmek için
Adamlarını çıkardı mı yoluna?

Pinokyo’m korkma
Hani dedim ya
Allah’tan bahsettim ya sana
İşte o
Yalanı sevmez, doğruyu öğütler
O, doğruyu ve doğru olanları sever
Ve ancak bana kulluk edin der
Ancak bana sığının.
Ancak bana.
Gel Pinokyo’m
Dünyayı terk edelim
Sığınalım ona.

Pinokyo’m
Bu dünyadan gitmeliyiz
Dünya ile vicdanları arasına
Sıkışmış insanların yurdunu
Terk etmeliyiz.
Onlar bizden kaçtılar Pinokyo
Oysa biz kimsenin vicdanı değildik
Yine de kaçtılar bizden.
Onların kadınları
Dünyadan mı gebe kalıyor
Hiç güncellenmeyen dünyadan
Bu eskimiş dünyadan

Her gün bilmem kaç defa
Güncelledi telefonları kendisini
Ama dünya asla güncellenmedi
Ve hiç güncellenmeyecek.
Anlamak o kadar basit
O kadar basitti ki Pinokyo
Ah, anlamaya çalışmadılar
Anlamadılar.
Belki de hiç anlamayacaklar.

Biz, insanların vicdanı değildik
Ama bizden de kaçtılar Pinokyo’m
Kaçtılar bizden de.

Günü gelince onlar da
Senin atalarının kucağında
Hakikate uyanacaklar
Rüyaları yarıda kalacak
Ve Dünyanın zararları
Bir bir anlatılacak onlara

Biz gidelim artık Pinokyo
Seni biriyle tanıştıracağım.
Sakın peşimi bırakma.

ŞAKRAK BESTE

Selim Tokgöz


                                                                                   ...
                                                                                   teşrifinle, ruşen gün
                                                                                   yakındır sayaraktan;
                                                                                   ahşap sırabanklar dün
                                                                                   ayırttım, arka parktan. 



şakrak beste
Selim Tokgöz

ölümüm erken nefeste olacak
-gülerken hüngür hüngür-
râvisi hak şairlerinkine benzer
okkalı bir mısra düşecek dilimden
yalınızlığım su dökecek ardımdan tek

sen de bil diye söylüyorum
dinlemesen bile yine, ey gül!
biliyorum -çünkü diliyorum-
ölüm denen sonsuza dönüm
bir soluksuzluk olarak değil,
aşk sarhoşluğuna daldığım
yönsüz oluğunda boğacak
ve eridikçe gurursuz tenim
mânam, mayamdan doğacak.

her can yükünü kendi sırtlanır
kendi ıssızlığına yürür ve ölür.
sanki arabesk şarkıydı yaşamak;
ölümümse, sesi gür
ahengi şakrak bir beste kalacak.

SEVGİ DİLİ

Elif Musaak


Satır aralığı kadar biçilmiş ömürlerimizi, birer kurşun kalem gibi harcıyoruz. Sanki sonsuz, vadedilmişçesine cüretkâr şekilde her günü amaçsızca savuruyoruz. İki günü aynı geçen bir müminin “vay hâline” nidalarına hep bir elden gönüllerin duyularını var gücümüzle kapatırken hiç mi hiç üzülmüyoruz. İki günü bırakın, bir ömür tekdüze, yaşama nedenlerini sorgulamadan paçavra hâline getirip emaneti iade edenleri öylece uğurluyoruz. Aslında hepimiz her gün bir cinayet işliyoruz. Aslına dönüş yolculuklarımızda aksi yönde yürüyen merdivenlere adım atıp ortalığı can gölüne çeviriyoruz. Birimiz diliyle asıyor, birimiz ördüğü duvarlardan atlıyor, birimiz de kaskatı kalbiyle önüne geleni şuursuzca vuruyoruz. Neslimizi ve gelecek nesilleri katlediyoruz. Uyuşukluğumuzdan, üzerimize yorgan misali serilen ölü topraklardan bir türlü arınmak istemiyoruz. Galiba vazgeçiyor, pes ediyoruz yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmekten. Bencillik hâkim oluyor gökyüzümüze. Oysa hiç pes etmeden nefes nefese kalsam da, bitap düşsem de sevgi dili diyorum bu dünya ile ahiret arasındaki en sağlam köprü, en anlaşılır, vereni üzmeyen, alanı ise bir hayli mutlu eden dil. Bu dili bir kullanabilsek yeneceğiz gelmiş geçmiş tüm kötüleri. Ama yapmıyoruz. Kimse lök gibi katılaşmış kalplerini kıpırdatamıyor artık. Herkesin dilinde bir şeyler dönüyor; ama gönle inen en azından bu aciz gözlerin gördüğü hiçbir şey yok. Kum saatlerimiz maalesef ki bizim durduğumuz gibi olağan yerinde saymıyor. Hızla, hem de ahir zaman hızıyla akıyor, akıyor, akıyor... Keşke dememek için, sevdiklerimiz için, canımızdan kopan evlatlarımız için, kardeş bildiklerimiz için; en çok da aşk için karşılıksız sevin! Sevmeyi dileyin. Sevdiğinizi çekinmeden söyleyin. Laf olsun diye değil, Allah için sevin ve dua edin. Allah'ım, “bizi” çok sev! deyin. Eğer o sevmezse işte o zaman vay hâlimize.

EFENDİM

Nurullah Yiğit


"Ne büyüksün Efendim!"
Âh! Ne büyük bir yalan daha söyledim.

"Sen, en büyüksün, Efendim!"
Şimdi düzelttim.

Düzelttim mi? Hayır, hayır…
"Tek Büyük, sensin." demeliydim.

Bizler küçüğüz, Efendim.
Bizi bağışlayın, bizi mazur görün.
Biz, senin büyüklüğünü bilemeyiz.

Ben okyanusta bir damlacık
Çölde kavrulmuş bir kum tanesi
Gökyüzünde ufacık bir yel
Sen, okyanusun kendisi
Gökyüzü ve çöl desem
Yine de seni yüceltemem
Çünkü sen, yücesin.
Yücesin sen!

Ben bilmem, Efendim.
Ben bilemem.

Bu "ben" dediğim şey
Doğduğumda hediye edilen
Simsiyah doğum lekem.

Desem ki, sen'den alır ışığını yıldızlar
Nerede gözyaşı ve nehirler var,
Sana doğru akar.

Keşke "ben-bir-hiçim!" diyebilsem.

Efendim,
Cümlelerim bile devriktir, benim.
Benlik, birlik ve hiçlik,
Bir cümlede olur mu hiç?

Yine de bilemem, Efendim.
Bilemem.

Sen.
En büyük, sen!

BÂKÎ’NİN “BİLİR” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ

Mücahit Kılıç


Dil derdini gamuñla dil-efgâr olan bilür
Bimâr hâlini yine bîmâr olan bilür

‘Aşkuñ gamıyla sırrını eşk-i revânumuñ
Cûyâ-yı yâr u ‘âşık-ı dîdâr olan bilür

Âsîb-i rüzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-i gül-’izâra hevâdâr olan bilür

Cân acısını haste-i derd-i firâk olup
Dil-dâde-i nigâr-ı sitemkâr olan bilür

Sevdâ-yı zülf-i yâr ile Bâkî ne çekdügin
Bend-i kemend-i ‘aşka giriftâr olan bilür


1. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Gönül derdini (sevgilinin) gamıyla yaralanmış olan bilir. Hastanın hâlini yine hasta olan bilir.

Şerh: Sevgilinin gamıyla yaralanma hadisesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sevgili âşığa gamzelerinden âşığın gönlüne fırlattığı oklarla onun gönlünü yaralaması. İkincisi ise ona çektirdiği eziyetle âşıkta bir dert yaratmasıdır. Âşık sevgilinin yolunda dertle ve gamla yürür. Ona vuslat için her türlü eziyete de katlanır ve en sonunda perişan ve hasta bir hâl alır. Ancak âşığın bu hâlini yalnızca yine âşık olanlar anlar. Kısacası derdi çeken bilir. Şair de bu beyitte bu konuya değinmektedir.

2. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Akan gözyaşımın sırrını aşkın gamıyla yâri arayan ve yüzünün âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık sürekli ağlamaklı ve perişan bir hâldedir. O kadar çok ağlar ki sonunda gözünden gözyaşı yerine kan akar. Âşık adeta bir dert yuvasıdır. Çünkü sevgili ona asla ama asla yüz vermemekte ve sürekli onu yaralamaktadır. Bu durumdan dolayı üzüntüye ve kedere gark olan âşık mütemadiyen ağlamaklı hâldedir. Bu ağlamaklı ve gamlı hâller de sıradan bir insanda görülecek şeyler değildir. Çünkü âşıklar diğer insanlar gibi değillerdir. Sürekli bir sevgili uğruna ağlarlar ve ah ederler, geceleri uyuyamazlar, onun yüzünü görmek için günlerce mahallesinde beklerler. Âşıkların hâlinden âşıklar anlar. Şair beyitte bu duruma değinmiştir.

3. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Dünyanın gül bahçesinde, zamanın belasını sen gül yanaklı serviye dost (yâr) olan bilir.

Şerh: Âşık için sevgilinin bulunduğu yer gül bahçesi gibidir. Sevgili de tüm güzellikleri üzerinde bulunduran bir gül gibidir. Gül sevgiliyle özdeşleşmiştir. Gül deyince akla sevgili gelmektedir. Ancak sevgilinin aşkı da âşık için bir gam vesilesidir. Âşık bu aşktan dolayı acıya ve kedere talip olmaktadır. Burada da şair, eğer bu gül bahçesi içinde bir bela varsa o da sevgiliye âşık olmaktır demektedir. Çünkü aşk; acı, keder, cefa ve gamın habercisidir. Vuslat yolunda bunları çekmeyen âşık yoktur.

4. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Can acısını, ayrılık derdinin hastası olup sitemkâr sevgilinin âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık için dünyada başa gelebilecek en büyük felaket sevgiliden ayrı düşmektir. Âşık sevgiliye kavuşsa bile bu kez ondan ayrılmanın verdiği korkuyla yaşar. Âşık için bu durum dünyada yaşanacak her türlü dert ve beladan daha kötüdür. Âşık her şartta sevgiliyi istemektedir; çünkü kötülük de gelse sevgiliden gelmesini ister. Gerekirse ölümü de sevgiliden ister. Âşık kendisini sevgiliye adar ve onun yolunda cefaya talip olur. Bu yolda perişan ve hasta olur. Bu hâlleri de ancak âşık gibi yaşayan bilir. Bâkî beyitte buna değinmektedir.

5. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: (Ey) Bâkî! Yârin saçının arzusuyla çektiğini, aşk kemendinin bağıyla esir olan bilir.

Şerh: Aşk, insanı bağlayan ve onun aklını adeta hapseden bir şeydir. Divan şiirinde bu durumu en yüksek derecesine kadar görmekteyiz. Sırf sevgiliyi görmek için onun mahallesindeki köpeklerle arkadaş olacak kadar aklı alan bir olgudur aşk. Âşık için bir dert ve cefa yoludur. Ancak âşık bazen bu durumundan dolayı hor görülür ve dışlanır. Bu durum âşık için önemsizdir; çünkü o, sevgilinin yolunda ayıplanmayı da diğer dertler gibi çoktan kabul etmiştir. Yine sevgili için çekilen bu cefayı ancak bu derde bağlanan ve bu hâl üzere olanlar bilir.

Nedânem (Ben Bilmem)

Bülent Bulut

                                       M. Muradî’ye

Nedânem

Ahvâl-i ehl-i şeb râ kî dâned ki nedânem
Sînehâ-yi işân peykanpur est, hûn nedânem

Ez rûz-i siyah be vakt-i seher çi mande ki
Hurşidî dâred zâd ber ân, târik nedânem

Dilsûzân neşinâsend tûfanhâ-yi âsemân
Henuz bârân çi râ bâred, sebeb nedânem

Efsûs kez vefâ ziyad cefâ dâred be işân
Mariz hestend hiç kes nedâned, devâ nedânem

Cehan fâhiş est ne nam ne nişan mâned be kes
Merg-i ziba mâ râ bes gûyend, hiç nedânem

Bulend suhân-i ahir guft cuhelâ nedânest
Men çi danem ki men çi bedâned, nedânem


Ben Bilmem

Gece ehlinin hâllerini kim bilir ki ben bilmem
Sineleri pür okludur. Kan bilmem

Siyah günden seher vaktine ne kalmış ki
Bir güneş doğar üzerine, karanlık bilmem

Gönlü yanıklar tanımazlar gökyüzünün tufanlarını
Hâlâ yağmur neden yağar? Sebeb bilmem

Yazık ki vefadan çok cefa vardır onlara
Hastadırlar, hiç kimse bilmez. Deva bilmem

Dünya ucuzdur ne nam ne nişan kalır kimseye
Güzel bir ölüm bize yeter derler. Hiç bilmem

Bülent son sözünü söyledi, cahiller anlamadı.
Ben ne bilirim ki, ben ne bilsin. Bilmem.