Mustafa Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

İyi Bir Adam Değilim

Mustafa Yıldız

ifade vermeye hazır bir yüzle çıkmam mümkündür karşınıza
sizin yapıldıysa atamanız sorgu sual memurluğuna tanrılarınızca

sersemliğin zirvesine başarısızlığın bayrağını asıyorum
uğursuz bir tabelanın altında.
pas tutmuş demirlere benzedim, ben çok eskidim şu yüreğimle
büyüsünü kaybetmiş bu tabelanın boyunduruğunda.
gark olmak işten bile değil kurumsallaşmış kronik acılara
biraz ciddileşebilsek saat hep altı kırk beş

iyi bir adam değilim.
rahat edemezsin yerde yatma diyenlere gülüyorum doya doya.
madalyası asılı dururken boynumda yenilmişliğin
galibim diyemem ya soranlara.
iyi bir adam değilim en çok da mayısta
merdivenlerin nasıl çıkılacağını hatırlayamıyorum
bu kadar iyi değilim işte.

asansörler hiç iyi gelmiyor ayaklarıma
hoş karşılanmıyor ruhumca.
uzun ve soğuk koridorlarda sıkışmış bir adamın kalbine
neyin iyi geldiği bilgisi gelmiyor aklıma.
çoktandır bir yarısı aklımın hep kuzeyli rüzgârlarda.
kalbimin nerede olduğu kapalıdır bütün iddialara
çekilmesi teklif dahi edilemez böylesi karmaşık mevzulara
ama aklım juliette binoch’a, gitmeyi hatırlatan
o kuzeyli rüzgârlarda.
unutmadığım bazı şeyler de var muhakkak
iyi gelmediğini çikolatanın baş ağrısına
bir kere ölmenin nasip olmadığını her insana
attığım son saniye üçlüğünün bizi mağlubiyetten
kurtaramadığını hiç unutmadım mesela.

konsantre olmayı ben de istiyorum bilseniz hem nasıl
ah bir konsantre olabilsem diyorum doya doya
sûnî tebessümlerin dayanılmaz sıcaklığına
ve en çok da insanı şaşırtan aldatıcılığına

iyi değilim ben sizce, kaç aydan bu yana ama en çok mayısta
buğulanmış camlara ne yazılacağını hatırlayamıyorum
insanlığınıza yapılmış en büyük kötülüğüm bu aslında
ben bu kadar kötüyüm işte.

benimle aşağıya gelir misin
malum… merdivenler… hatırlayamıyorum
o ilaç yanımda değil, belleğimi dirilten.
kendisini hatır sormaya mecbur hisseden insanlara
ar kabul etmeyen damarlarında kan dolaştıranlara
vallahi hatırlamıyorum, ne denirdi
mahcup olmak istemem, gel benimle
şu kapkaranlık ve küflenmiş odaya.
saat hep altı kırk beş.

bir fırsatını bulup bir düzenbazlık yapıp kahkahalar atacağım
fakat gülmeye nereden başlamalıyım oğuz
hatırlayamamak belleğime has madem
ağlamak veya gözyaşı neden gözlerime?

bana einstein’ı anlat oğuz
bana izafiyet kuramını anlat
ya da boş ver hiç uğraşma
herkesi olduğu kadar göreyim bundan sonra.

21 Nisan 2017 Cuma

HAVA DURUMU

Mustafa Yıldız


Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Bize kar sözü veren hava tahmin uzmanı kadar
İnanamıyoruz Allah’a.

Konu sınırlaması yoktur
Herkes istediği bir konuda ağlayabilir.
Modern insanlara benzer bu şiir
Yani ne anlattığı belli değildir
Teması nedir soruları gaflet girişimidir

Kahkaha atılmaması için
gereken bütün tedbirleri aldırdık
İkaz ettik herkesi olur olmaz şeylere
gülmemeleri yönünde
Seni kimse sevemez benim gibi
Şakaydı Asuman gülümse
İşte bir misaldi bu
Bahsettiğim olur olmaz şeylere

Bizim vatanımız değil
Boşuna ağlama Orta Doğu’ya
Kamu Personeli Seçme Sınavı’na iyi hazırlan
Bak bir an önce devlete atanmaya
Nasılsa bunun için geldik dünyaya
Seni ilgilendirmesin, sen hiç umursama
Biraz giysi, birkaç parça eşya gönderirsin ara sıra
Bazen de laf lafı açar belki
Birkaç damla gözyaşı bırakırsın masaya
Aman, ayıp olmasın dostlara
Garsona bahşiş vermeyi unutma
Ne derler arkandan sonra
Yok yere klasını sarsma
Haydi, akşam senin dizin var
Eve geç kalma.
Zaten Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.

Ne yemeğe doyduk ne yenilgiye
Arsızca yedik, can boğazdan gelir
Hep yenildik, yenilen pehlivan güreşe doymaz
Diye diye.

Bugün kaç kalori yaktın Asuman
Diyette değil misin bu hâlin ne
Bunu hangi ekmek yaptı sana
Göster bize, gerekirse buluruz onu
Dilim dilim keseriz.

Yaz geliyor
İstediğin kıyafetleri
Denizleri senin için
Temin edebiliriz.
Bugün kaç kalori yaktın
İçimi yaktın Asuman.

Kalbinin temizliği malum hepimizce
Ahireti dert edinip boş yere hüzünlenme.
Zaten elma da yalnız bizim için yasak meyve.

Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Üzülerek belirteyim sevgili dostlarım
Hastayız, hem yoğun bakımlık
Ama bu geceyi atlatırsak iyileşebiliriz
Siz kendinizi yalnız bırakmayın
Zira ölene dek
Kendi kendimize refakat görevindeyiz.
Bunu iyi biliniz.

Nereden geldiği meçhul havaların
Etkisindeyiz hâlâ.
Birazdan okuyacaklarınızı
Bu meçhul havaların etkisiyle değerlendiriniz:
Sevgilileriniz terk ettiyse sizi
Acınızı beraber çekebiliriz
Daha iyisini ve güzelini bulana dek
Şu saf çocuklarla idare ediniz
İşte şuradalar, birini seçiniz
Siz çok nazik bireylersiniz
Bizi geri çevirmeyiniz
Biz çok üzülürüz sonra
Dert olur içimize bir günü bile
Yalnız geçirmeniz.
Emrinize amadeyiz
Ne zaman isterseniz.

Nihayetinde
Buyurun hesap diye bir ses işiteceksiniz
Haklısınız, saçlarınıza henüz ak bile düşmemiş
Farkındayız daha çok gençsiniz
Üzgünüz, dünya testi bitti,
Diğer hayata geçiniz.
Yine bekleriz.

Ezan okunuyor, belki de selâ
Birlikte dinleyebiliriz
Lütfen ayaklarınızı indiriniz.

Keşke bir gün de ne giyeceğiz yerine
Öleceğinizi düşünseydiniz de
Bana bunları söyletmeseydiniz.

Yine de sevgili dostlarım
Kırdıysak özür dileriz.
Kabalığımıza veriniz.
Sizin kadar modern değiliz.

Kalori yokmuş çilenin içinde
Bunca yıl boşuna çekmişim
İşbu sebepten, akranlarıma göre
Biraz çelimsizmişim.
Böyle gelmiş, böyle gidermiş dünya
Kendimi üzmemeliymişim.

Hastaneye gitmeliyiz
Midem çok bulanıyor
Bir de yetkililere söyle
Ya gereğimi düşünsünler
Ya da saatleri eski hâline getirsinler
Ben bu zamana alışamadım anne.
                                                                      Mart 2017

15 Mart 2017 Çarşamba

fâtıma ve hüzün meselesi

Mustafa Yıldız


fâtıma
araştırılıyor içimde çıkan yangının sebebi
gazetelerde görmüşsündür.
aydınlatılamayan hüzünler vardır dünyada
hüznümün davası hâlâ görülür.
kimse bilmiyor, bilmiyor fâtıma
gururum ve kibrimle
benim hüznüm bölünmez bir bütündür.
gazetelerde görmüşsündür.

fâtıma
üniversite sınavında sorulmasa da
bugün hüznü anlattım a sınıfına
söz hakkı vermedim parmak kaldıranlara
hüznü anlattım bugün tam kırk dakika

gelelim sana
otur şöyle, geç karşıma
gözlerinin, hiç görmediğim saçlarının
o sabahsız gecenin
şairliğimle (!) bir ilgisi yok fâtıma
kendine pay çıkarma
doğruyu buldum ben artık
ve seni kendime itiraf ettim
sen terk ettiğim en güzel hurafesin
inandığım tek hurafe sendin fâtıma

seni görememek
sadece seni görememek olsaydı / keşke

neyse, konumuz hüzün
sakın parmak kaldırma
konumuz hüzün fâtıma
sırası değil, Allah aşkına
bana dünyayı savunma
ne geldiyse burada gelmedi mi
başımıza

fâtıma
sen hüznü ne sanıyordun
bir düğün sonrası lüks restoranda
kahkahalar atmak
bardakları birbirine vurarak
sesler çıkarmak
ya da bir espriye çak yapmak mı
hüzün bunlar değil
bunlar hüzün değil fâtıma

bunlar sizin hayat kaynağınız
bunlar sizin yaşam standardınız
bunlar âdetleriniz sizin
hiç vazgeçmediğiniz

ben incelmiş bilekler
zayıf beden ve ritmi bozuk bir kalple
ben, fâtıma, ben
bütün hayat kaynaklarınızı
yaşam standartlarınızı
bütün âdetlerinizi
ve seni reddediyorum

sözümü kesme, bitireceğim bu şiiri
sesimi daha da yükselteceğim
oysa bununla emrolunmamıştım ben
bununla emrolunmamıştım.
ben alnındaki izlerden tanırdım seni
fakat yad izler kol gezmiş alnında
tanımamı sağlamayacak hiçbir vesile
ben artık tanımayacağım seni
biz bir daha tanışmayacağız fâtıma

mühim değil bana verdiğin sözler
ama “bela” dediğin gün
verdiğin sözü hatırla Allah’a
sakın unutma.

her şeye rağmen
hayrı yazan bir mısra iliştirsem
şu boş sözlerin arasına
bunun hatırına o gün
verirler mi seni bana sağ elimden
senden başka bir şey yazmayan o defter
beni kurtarmaya yeter mi
ellerini çek fâtıma
en iyi sen bilirsin
ateşe tuttuğum kini

beyhude hayal olsa bile
saklasam seni, saklasam, saklasam
hiç olmazsa bir kere
zamanın gelir mi

sen bir uçta ben bir uçta olsak da
biz kalbimizden çekileceğiz hesaba

hiç vazgeçmedin, terk etmedin
adını dilinden düşürmedin dedin
asla bilemedin, bilemeyeceksin
sen kolay sanıyorsun
inanmak istemiyorsun
ama Ahmet yazmak yıllarımı aldı fâtıma

sen ellerin titremeden yazabilir misin şu masaya
gözlerinin yaşını tutabilir misin
evet, tam şuraya Ahmet yazabilir misin
kolay değilmiş, inandın değil mi

fâtıma,
Ahmet’in anlamı nedir
sen hiç öğrenemeyeceksin

inat olsun diye değil
ben hiç vazgeçmeyeceğim
terk etmeyeceğim
adını dilimden düşürmeyeceğim
düşürmeyeceğim

seni inkâr, küfür sayılmaz
reddediyorum adınla başladığım
ve adınla bitirdiğim bu berbat şiiri de
reddediyorum
reddimi kabul et
fâtıma
                                           Şubat 2017

25 Şubat 2017 Cumartesi

PİNOKYO

Mustafa Yıldız


Pinokyo, Pinokyo’m
Bir kalbin olduğunu biliyorum
Senin, sana hiç bahsetmedikleri
Bir kalbin olduğunu
Biliyorum Pinokyo’m.

Güvenmelisin bana
Yani biz birbirimize güvenmeliyiz
Ben hep doğruyu söylerim
Yine ve daima söyleyeceğim
Beni hiç sevmeyecek insanlar
Bu söylediğim de doğru
Beni hiç sevmeyecekler.

Pinokyo’m
Beni doğru söylediğim
Seni yalan söylediğin için
Sevmeyecekler.
Bizi sevmeyecekler Pinokyo’m
Ama kendi doğrularını da
Hiç söyleyemeyecekler.

Sen yalan söylemedin
Sana yalan söylettirdiler Pinokyo
Seni mecbur ettiler
Bu yüzden sadece
Burnunla alay edebildiler
Kalbine ilişemediler, ilişemezler.
Kaderimiz aynıymış Pinokyo’m
Aynıymış.
Beni de “doğru”dan vazgeçiremediler.
Kim bilir, benimle nasıl alay ettiler?
Üzülme sen
Sevin Pinokyo’m sevin
Benim kalbime de ilişemediler.

Bak bana o tahtadan gözlerinle
İnan bana taştan olmayan kalbinle
Tut ellerimi tut Pinokyo’m
Dinle beni
İnan söyleyeceklerime
Seni Gepetto yaratmadı
Seni Allah yarattı
Allah yarattı seni Pinokyo
Beni bizi ve hepimizi
O yarattı.

Bahsettim mi bilmiyorum
Benim de kalbim var
Her gün bu doğruyu
Defalarca söylerim kalbime
Söylediğim sözlerin en doğrusudur bu.
Pinokyo’m
İnsan kendi kalbine yalan söyleyemez ki

Pinokyo’m
Sana da içinde aşk mektubu olmayan
Üstünde Sayın Pinokyo yazan
Zarf verdiler mi
Ayın on biri olmadan?

Söyle bana böyle bir zarf aldıysan
Söyle Pinokyo’m
Söz, ben sana kızmam
Hiç kızmam, kızamam.

Pinokyo
Gepetto korkuttu mu seni
Kovmakla
Bunun sonucunda
Aç kalmakla
Almadım, almıyorum dedirtmek için
Adamlarını çıkardı mı yoluna?

Pinokyo’m korkma
Hani dedim ya
Allah’tan bahsettim ya sana
İşte o
Yalanı sevmez, doğruyu öğütler
O, doğruyu ve doğru olanları sever
Ve ancak bana kulluk edin der
Ancak bana sığının.
Ancak bana.
Gel Pinokyo’m
Dünyayı terk edelim
Sığınalım ona.

Pinokyo’m
Bu dünyadan gitmeliyiz
Dünya ile vicdanları arasına
Sıkışmış insanların yurdunu
Terk etmeliyiz.
Onlar bizden kaçtılar Pinokyo
Oysa biz kimsenin vicdanı değildik
Yine de kaçtılar bizden.
Onların kadınları
Dünyadan mı gebe kalıyor
Hiç güncellenmeyen dünyadan
Bu eskimiş dünyadan

Her gün bilmem kaç defa
Güncelledi telefonları kendisini
Ama dünya asla güncellenmedi
Ve hiç güncellenmeyecek.
Anlamak o kadar basit
O kadar basitti ki Pinokyo
Ah, anlamaya çalışmadılar
Anlamadılar.
Belki de hiç anlamayacaklar.

Biz, insanların vicdanı değildik
Ama bizden de kaçtılar Pinokyo’m
Kaçtılar bizden de.

Günü gelince onlar da
Senin atalarının kucağında
Hakikate uyanacaklar
Rüyaları yarıda kalacak
Ve Dünyanın zararları
Bir bir anlatılacak onlara

Biz gidelim artık Pinokyo
Seni biriyle tanıştıracağım.
Sakın peşimi bırakma.

21 Ocak 2017 Cumartesi

MÜNACAT

Mustafa Yıldız


I

Kendi imkânlarımla sevdim seni ben
Kendi imkânlarımla sevdim
İnsanların dert dedikleri şeyleri.
Allah’ım!
Baktığım bütün aynalarda
Kendi üstüme yürüdüm.
Kendime kızdım ve her gün
Kaç defa küstüm.

Milenyum denilen bu arızalı çağda
Gemiler yakan nice adam (!) görüyorum
Upuzun adamlar görüyorum
Ama Târık bin Ziyâd’a benzemiyor hiçbiri.
Tespihsiz gezemiyorlar
Görünce ellerinde her gün yığınla tespih
Duyarım çaresiz tanelerin iniltisini
Dokundukları her şeyi
İncitiyor elleri.
Her şeyi biliyorlar, her şeyi
Hiçbir şey yok bilmedikleri
Senden başka her şeyi biliyorlar.

Kendi imkânlarımla sevdim Allah’ım
İnsanların kulaklarını tıkadığı hakikati.
Bir kuştan senin adını duymak için
Kim bilir kaç gece uyumayıp
Gündüzleri kırmızı koltuklarda uyku ararken ben
Bahsi geçen insanlar / Senin bu kulların
Tam da ömründen yakalamıştı bir kelebeği
Ve şimdi söylemeyeyim,
Bana neler ettiklerini.

Bağışla beni Allah’ım
Bu arızalı çağda, unuttum ben de
Sana nasıl sesleneceğimi.
Ve biliyorum, ne hâlde olursam olayım
Seni anmanın zarar ettirmediğini.



II

Allah’ım
Ben hâlâ siz diyorum
İnsan nasıl seslenmeli sana?
Bilmiyorum.
Efendim anlatmıştı aslında
Bela deyip unuttuklarımdan
Bu da. Biliyorum.
Bu yüzden kalbime güvenmiyorum
Ve karışmış hafızama
Kim bilir neleri hatırlamış da
Unutmuştum seslenmeyi sana

Allah’ım!
Musa Peygamberle tanışmadım
Hızır’ı tanıyorum ama
Saçlarımdan öpmüştü bir defa
Anımsıyorum.
Ben de bir kez sarılmıştım ona.

Bağışla beni Allah’ım
Ama elimi sürmedim
Ve hiç dokunmadım
Yarattığın huzura.
Onunla hiç tanışmadım.

Kendini bile yanlış anlamış biri olarak
İnanmıyorum kalbime Allah’ım
Dünyaya da.

Kim bilir
Hangi dervişin rüyaları bu gördüklerim
Her sabah “ben oyum, ben oyum”
Çığlıklarıyla uyanıyorum.
Hangi âşığın ya da hangi velinin
Yüz vermediği uykuları uyuyorum
Ben bu rüyalara nasıl inanayım Allah’ım
Nasıl inanayım?

Kendi rüyalarımı hiç görmedim ben
Güzel kokan bir gülün yanından geçmedim
Ellerim de dokunmuş değil
Havvaların saçlarına.
Yol yürümüş değil ayaklarım
Peşlerinden aylarca.

Kendini bile yanlış anlamış biri olarak
İnanmıyorum kalbime Allah’ım
Dünyaya da.



III

Beş aralık iki bin dokuz
Ben o gün doğmadım
Ben öldüm o gün
Şimdi yaşıyorum yine.
Fakat
…………………………………………..
Yaşıyorum işte.
Sen her şeyi biliyorsun Allah’ım.

Allah’ım
Boyları benden uzun insanların,
Daha ağır bedenleri
Öyle çok ki ceplerinde biriktirdikleri…
Ya kalpleri, kalpleri
İmtihan çarşılarından geçmiş mi?
Ve seni ağırlamaya yetebilir mi?

Ya benim kalbim?
Kalbim, ah kalbim!

21 Aralık 2016 Çarşamba

VASİYET

Mustafa Yıldız


GİRİŞ

Ey insanlar
Çivisi çıkmış bu dünyaya gömmeyin beni
Cismimi sığdırmadığınız dünyanıza
Cesedimi de sığdırmayınız.
Sığdıramazsınız zaten, sığdıramazsınız.
Siz yabancı değilsiniz
Bilmenizde sakınca yok diyemem size
Sakıncalısınız siz.
Beni bu hâlimle görseniz
Bir oturuşta yersiniz.
Siz her şeyin en iyisini bilirsiniz.
Ama söyleyeyim. Bunu da bilin
Bilin ey insanlar
Ben kendime bile sığmadım
Sığınamadım.
İçim, açmadı içini bana.
Çivisi çıkmış bu dünyaya gömmeyin beni
Basmasın kimse üstüme
Çiğneyemesin beni bir daha.
Hiç kimse.

Ben bir güvercinle dertleşirken öleyim
İnsanlar, ey insanlar, insanlar
Size iyi dünyalar dilerim
Size iyi dünyalar.



GELİŞME

Esaret kalbimin karşılığıdır bu şiir
Göremez bir kalbin görevini ama
Onun gibi kırılmaz da.
Kırılmaz şiir.
Kıramazsınız şiirimi ey insanlar
Kıramayacaksınız.

Bedenime sığmaz benim kalbim
Öyle her sevgiden de anlamaz.
Sizin kalbiniz gibi değildir.
Büyük ve kokuşmuş salonlarda barınamaz.
Sizin kalbiniz her sevgiden anlar, değil mi?
Her yerde yaşar ve yerini yadırgamaz.
İnsanlar! Gücüm ne zaman yetti ki size?
Kabul!Sizin kalbiniz
Her sevgiden daha iyi anlar.

Bedenime sığmayan ve tutsak kalbimin
Bedeli olan bu şiir
Kalbimde pastan, kirden, acıdan başka
Bir şey göremeyen Efendimin
Bana hediye ettiğidir.

Size iyi dünyalar dilerim ey insanlar
İyi dünyalar.



SONUÇ

İnsanlar!
Şimdi beni iyi dinleyin
Kulaklarınız inanmaz ki bana, anlatacaklarıma.
Getirin.
O her yerde yaşayan ve yerini yadırgamayan
Kalbinizi getirin, getirin. Çekinmeyin
Canavar değilim. Bir oturuşta kimseyi yemedim.

Ben bir güvercinle konuşmayı sizden iyi bilirim
Hüthüt’le de. Evet, bilirim.
Süleyman Peygambere iman ettim
Siz bunu bilmezsiniz
Ben onun dervişlerinden bir dervişim.
İnanmazsınız belki ama
Belkıs’ı ve Âsaf’ı da bilirim.
Göz açıp kapayıncaya kadar getirilen tahtı da.
Ben, zamanın Âsaf’ına Efendim dedim.
Siz buna ister kehanet isterseniz keramet deyin
Dedim ya, ben zamanın Âsaf’ına Efendim dedim.
Bu yüzden ben bir güvercinle konuşurken öleceğim.

Ben bir güvercinle konuşurken öleceğim
İnsanlar, ey insanlar, insanlar
Size iyi dünyalar dilerim
Size iyi dünyalar.

                                        26-27 Kasım 2016
                                                        Dünya

25 Kasım 2016 Cuma

KASİSLİ MAHALLER YAHUT BÜYÜDÜĞÜM SÖYLENTİSİ

Mustafa Yıldız


Küçüklüğümde bilirdim şimdi de biliyorum
Yıldızların bazı şehirleri daha çok aydınlattığını
Kara bulutlar gökyüzünde çoğalınca
Yağmurun yağacağını biliyorum hâlâ

Büyüdüğüm söylentisi yayılmış her yerde
Ne kolay değil mi
Yirmi sekiz, büyümeye alametse
Reddetmem bunu.
Nefes darlığıma iyi gelecekse
Geçmiş günlere kefaretse yirmi sekiz
Kabul ederim bunu da.
Kabul ederim ve belki
Öğrenirim nefes almayı
Bir daha denerim.

Büyümüşüm madem
Kötü olmak pahasına söylerim
Söylenmesi gerekenleri.
Yasin ve Selim’le
Kasisli mahallerde ne aradığımızı
Ben dokunmadan bardağıma
Onların neden dokunmadığını
Söylerim bunu da. Kötü olmasa da.

Bir şey daha var
Büyüdüğüm söylentisini kimlerin yaydığını
En fenası da
Sevilmek için bazı meziyetleri taşımadığımı
Çok iyi biliyorum.


KARABİBİK’TEKİ NATÜRALİST UNSURLAR ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME DENEMESİ

Mustafa Yıldız

Nâbizâde Nâzım (1864-1893): Türk edebiyatında realist- natüralist ekol çerçevesinde eser vermiş yazarların başında gelir. Bu akımların izinde yazılmış olan en önemli eserlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Karabibik’tir. Bununla ilgili olarak Kenan Akyüz’ün şu tespiti dikkat çekicidir: Karabibik’in ön sözü, Türk edebiyatında realizm ve natüralizmin ilk ve küçük beyannamesi hâlindedir. Yazar, burada -yanlış olarak “insanın ve cemiyetin yalnız kötü yönlerini anlattığı” sanılan- realizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik’i yazdığını söyler.

Karabibik’in yazılış gayesini açıkladıktan sonra, ilk olarak natüralizm akımının ortaya çıkış sebebine, göze çarpan temel özelliklerine ve bu doğrultuda romandaki natüralist unsurlara değineceğiz. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da doğan bu akım, genel olarak gerçekçiliğin bilimsel deneylerden faydalanan bir türü olarak tanımlanabilir. Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ile bir edebiyat akımı niteliği kazanan natüralizm, hiçbir yaratıcıya gerek duymadan kendi kendine yaratılmış bir doğayı temel olarak kabul eder.

Natüralizm akımının dikkate değer bir özelliği de insanı olduğu gibi, her yönüyle yansıtmasıdır. İyi-kötü, güzel-çirkin, vurdumduymaz-karamsar, ahlaklı-ahlaksız… Biz bu yönüyle natüralist bir yazara, hayata tam ortadan bakan, bütün tabularını yıkmış, olayları apaçık, olduğu şekilde gösteren -tarafsız- bir gözlemci olarak bakabiliriz. Karabibik’te bu gözlemi net bir şekilde görürüz. Romanda, Hatip’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girer ve tarladaki yaprakçıkları yemeye başlar. Bunu gören Hatip’in ekin ortağı Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, elindeki kalın boynuz dalıyla eşeğe bir âlâ sopa atar. Ağzına gelen her şeyi de söyler. Buradaki vaka bu şekilde sona erer. Dikkat edilirse yazar, burada sadece olayı anlatmakla iktifa eder. Kendinden bir yorum eklemez. Bu da yazarı, natüralist çizgiye çeker.

Burada dikkat çeken bir diğer özellik ise insanların ağızlarına olmadık sözler almalarıdır. İnsana ilişkin gerçekçi bir durum olan kötü söze de yer verilmiştir bu eserde. Bu da natüralizmin önemli addedilen bir başka özelliğidir. Yukarıda zikredilen vakada Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, eşekte suç yok, asıl suç, sahibi olan eşekte, der. Karşı taraftaki şahsa hakaret söz konusudur. Bu açıkça hissettirilmiştir okuyucuya. Natüralizm akımının bu özelliğine bir örnek de şu şekildedir. Romanın başkişisi Karabibik, sefilane bir hayat sürdürmektedir. Babasından kalma birkaç dönüm tarlayı da başkalarından kiraladığı hayvanlar aracılığıyla işleyebilmektedir. Bu da bütçesine doğal olarak hayli ağır gelmektedir. Bu duruma bir çare bulmak için kızı Huri’yi, Koca İmam’ın kayınçosu Sarı Simayil ile evlendirme düşüncesindedir. Huri’yi Sarı Simayil’le evlendirirse Koca İmam’ın hayvanlarından parasız yararlanacaktır. Lakin Koca İmam, Sarı Simayil’i bir başkasıyla evlendirmeyi ister. Bunu haber alan Karabibik, bir hayli üzülmüştür. Akşam eve geldiğinde yemek yerken kendi kendine konuşur, Huri de alık alık Karabibik’in suratına bakar. Bunun üzerine Karabibik, hakaretvari şu sözleri söyler: Bu kez Huri’yi goşarım.

Yazar, “goşarım” kelimesini bilhassa kullanır. Çünkü natüralist yazarlar, eserlerindeki kişileri, yaşadıkları coğrafyanın dil özelliklerine göre konuşturmayı ilke olarak benimsemişlerdir. Bu şekilde çok daha fazla realist-natüralist olacaklarına inanırlar. Bu özellik de natüralizm akımının en önemli bir başka şiarıdır. Eser baştan sona bu dil hususiyetinin eserde işlenmesiyle sürer. Bu durum ile alakalı olarak Nâbizâde Nâzım, romanının ön sözünde şu ifadeleri kullanır: Olaya kendi duygu ve düşüncelerini hiçbir biçimde katmamak, gerçekçi romancının temel görevlerinden olup öykü hep o biçimde sürdürülmüştür. Bulacağınız yargı ve düşünceler, hep olayın kahramanlarının kendilerine özgüdür. Benimle hiçbir ilgileri yoktur. Olayın kahramanlarını kendi düşüncelerince, dillerince konuşturmak, sözü edilen kurallardan olduğu için ben de konuşmaları bu biçimde yazdım. Böylece dilimize, edebiyatımıza değersiz bir hizmette bulundum sanırım. Yazar, bu şekilde yazmasını da şöyle açıklar: Benim düşünceme göre her yerde halkımızın dilini incelemek, toplamak ve birleştirmek gerekir. Böylece dilimiz düzeltilir.

Bu durumu da birkaç pasajla örneklendirmeye çalışalım. Romanın birinci bölümünde geçen şu konuşmayı naklediyoruz. Karabibik çok yorulmuştur ve hastadır. Sol böğrünü tutarak yüzünü ekşitip der ki:

— Hay kâfir! Ay şu yamaçta oturup yatır.
Mustafa ile Deli Ali bunun üzerine merhamet gösterdiler.
Mustafa dedi ki:

— Sabah geçmeden çit çekiyon.
Karabibik içini çekerek şöyle der:

— Koca İmam öküzlerini erte gün verecek. Bugün vimedi kim.
Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi aceleyle der ki:

— Doğru be! Koca İmam kayınçasını everiyormuş.
Diğer ikisi birden şaşkınlıkla:

— Sarı Simayil’i ha!

Bir başka konuşmayı da eserin üçüncü bölümünde geçen bir olaydan olduğu gibi naklediyoruz. Ertesi gün Karabibik yatağından sıçrayıp kalktığı zaman güneş henüz doğmak üzereydi. Kalkar kalkmaz dolma gibi bir sigara tutuşturdu. Ocak sönmüş, koru bile geçmişti. Huri hâlâ horul horul uyumaktaydı. Karabibik, kızını ayağıyla sarsarak:

— Hett! Huri! Zıbla görem… Gün çıkıyo be. Dihiy, diye bağırdı.

Natüralizm akımının en önemli özelliklerinden bir başkası ise tabiatı uzunca tasvir etmesidir. Bu eserde de tabiat ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Hususen köy hayatı bu romanla edebiyat tarihimizde ilk örneğini vermiştir. Bununla ilgili olarak yazar şunları söyler: Romanın alt yapısını Anadolu’daki köylerimizden seçmemde bir düşüncem vardır ki, bu da köylünün, çiftçilik dünyasının yabancısıysanız size o dünya hakkında fikir vermiş olmaktır. Öykümdeki olayların yaşandığı yerlerde halkın yaşamı ve uğraşı hakkında yeterli derecede bilgi bulacaksınız.

Bu eserin ayrı bir önemi ise 1950’lerden sonra artmaya başlayan sosyalist edebiyatın köy romanlarından çok daha önce, köy ve yaşantısını herhangi bir ideolojiye bağlı kalmadan anlatmış olmasından kaynaklanır.



Faydalanılan Eserler:
Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, Kenan Akyüz
Edebiyat Bilgi ve Kuramları, Metin Karadağ
Karabibik, Nâbizâde Nâzım

21 Ekim 2016 Cuma

ÖZ GEÇMİŞ YA DA GEREKLİ BELGELER

Mustafa Yıldız

        Dostluğumuzun 10. yılı vesilesiyle
        Dünyanın En Büyük Yangınından Kurtulan Adam’a

İmkân yok, bilemezsiniz
Kuşların kulağıma fısıldadığı ezgiyi
Kaynayan suyun bana neler söylediğini
Ve sorulduğunda neden “kabul ettim” dediğimi
İmkân yok, bilemezsiniz

Mühim değil, alay edilebilir şiirlerimle
Ama kaçmadım Ömer, kaçmadım
Adımlarım hızlıydı sadece.
Yürümek hızlı hızlı hani koşmak sayılmazdı?
Bu yaşıma geldim, bir kez dahi
Sureti haktan göstermedim kendimi
İlmin derindir, içimdeki ateş söner diye
Kimsenin peşinde yağmur duasına gitmedim.
Sen, bilirsin.

Anlat Ömer, söyle açıkça
Çözmeme yardım et şu bilmeceyi
Söz, yürümem bir daha koşar gibi
Ömer anlat, söyle açıkça
Bu çağda sevebilmem için hangi belgeler gerekli

İmkân yok, bilemezsiniz
Kuşların kulağıma fısıldadığı ezgiyi
Kaynayan suyun bana neler söylediğini
Ve sorulduğunda neden “kabul ettim” dediğimi

Kabul ettim
Gözlerim bozulmak üzereydi
Yolunu şaşırmıştı aklım
Bahar geldi gelecekti.
Kabul ettim
Kalbimi işgale gelenlerin
Var mı bir diyecekleri

Kabul ettim
Kabul et.

10 Eylül 2016 Cumartesi

fâtıma

Mustafa Yıldız

ah, fâtıma
saçlarını hiç göremediğim!
havva’nın kızı.

oyaladılar beni.
kuşlarla aldattılar,
eskisi gibi. senin eskin yok fâtıma.

kandırdılar yazık
gene kuşlarla beni.
ikna edemedim gözlerimi.
seni alıp gittiler
beni de göklere esir ettiler.

gökte aradığını herkes buldu yerde
ben seni göklerde kaybettim
nerede bulayım fâtıma

değeri olmazmış geride kalanların.

hürriyettin fâtıma
hürriyet, adı “sadık” olanların.

5 Eylül 2016 Pazartesi

İKİ BÜYÜK DOST: ZİYA OSMAN VE CAHİT SITKI

Mustafa Yıldız

Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956): Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızın iki mühim şahsiyeti… Şairlerin genelinde olduğu gibi, bu iki şair de şiire başladıkları dönemlerde birçok şairin tesiri altında kalmıştır. Lakin bu tesir, onların sanat gücünü ortaya koymalarını engellememiş; bilakis kendi üsluplarını, seslerini bulmada onlara öncülük etmiştir. Buna en güzel misal olarak da Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğu içerisinde şairlik yönü itibariyle ün yapmış tek isimdir. Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğunun şiir kanadını tek başına temsil etmiştir desek yanlış olmaz. Bununla beraber Cahit Sıtkı da 1946’da düzenlenen ve Attilâ İlhan’ın Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikinci, Fazıl Hüsnü’nün de Çakır’ın Destanı şiiriyle üçüncü olduğu şiir yarışmasında, Otuz Beş Yaş şiiriyle birincilik ödülünü kazanmıştır.

Biz bu çalışmamızda, şairlerimizin edebî yönlerinden ziyade, dostlukları üzerinde durmakla iktifa edeceğiz. Bu iki şairin tanışması Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Ziya Osman lise 1. sınıfı geçememiş ve yeniden sınıf tekrarı yapmak durumunda kalmıştır. O yıl Galatasaray Lisesi 1. sınıfına kaydolan Cahit Sıtkı ile aynı sınıfa düşmüş ve bu durum onların tanışmasına vesile olmuştur. İlk yıl sadece ileride başlayacak olan dostluğun tohumları atılmıştır. İkinci yılda yeşerecek olan dostluğun nasıl başladığını Ziya Osman şöyle anlatır: Lise 2’ye geçtiğimizde yeni sınıfımızda herkes kendine yer beğenir; çalışkanlar önleri, daha az çalışkanlar daha gerileri seçerken Cahit’le ben, birbirimizi çekmiş gibi, bir sırada buluverdik kendimizi. Ama artık ben yatılı olduğum için iş sırayla, sınıfla kalmıyor; yemekhane, yatakhane, tam manasıyla okul arkadaşlığı başlıyor, günler ve gecelerimiz bir arada geçiyordu. O iple çekilen hafta başlarını sanki aynı ipin ucundan tutmuş, beraber çekiyor, cumartesi günleri tatlılı öğle yemeğinden sonra yeni elbiselerimizi giyinmek üzere önce yatakhaneye, sonra tıraş olmuş, şıklaşmış, bütün haftanın ders sıkıntılarını, okul içinde giydiğimiz eski elbiselerimizi dolabımıza tıkıvermekle unutmuş, hafiflemiş, uçarcasına mesut, Beyoğlu Caddesi’ne çıkıyor; bir buçuk günlük hürriyetimize kavuşuyorduk.1

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın dostlukları öylesine içtendir ki, bu içtenlik, birbirlerinin şiirlerine müdahale edecek seviyeye gelmiştir. Ziya Osman, Cahit Sıtkı’ya gönderdiği bir mektubuna “Ahret” isimli şiirini de ilave ediyor ve şiirin sonu şu şekilde bitiyor:

… ve annem şaşıracak:
“Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum?” diye.

Bu mektuba mukabil Cahit Sıtkı 1 Şubat 1939 tarihli mektubunda bu mısrayı “Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli” şeklinde düzeltiyor ve şunları ilave ediyor: Şimdi, benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim. Bir kere, annen seni hemen tanıyor değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki? Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: “Ne kadar da büyümüş” ve “görmeyeli” kelimesinde bu buluşmaya tekaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele, senin şekildeki “diye”ye hiç lüzum yok.2

Bilindiği üzere bu iki şairimiz uzun yıllar birbirleriyle mektuplaşmıştır. Bu mektupların Türk mektup edebiyatında önemli bir yer teşkil ettiği kanaatindeyiz. Mektuplar, “Ziya’ya Mektuplar” adı altında Cahit Sıtkı’nın ölümünün ardından kitaplaştırılmıştır. Cahit Sıtkı’nın mektuplarından müteşekkil bu eserde Ziya Osman’a yazılmış elli yedi adet mektup mevcuttur. Mektupların her birinde samimiyeti, vefakârlığı, candanlığı görmek kaçınılmazdır. Saydığımız meziyetlere misal olması açısından bazı mektuplardan yararlanmak istiyoruz. Cahit Sıtkı, Paris’ten gönderdiği bir mektubunda şunları yazar Ziya Osman’a:

Bir Tane Ziyacığım,
Evet, anne gibi, sevgili gibi, dost örneği bir tane Ziyacığım. Sana medyun olduğum güzel dakikaları cemediyorum da bu altın hazinelerine bedel yükün altından nasıl kalkacağımı, bu borçların vadesi hulûl ettiği zaman ne halt karıştıracağımı düşünüyorum. Eyvah! Sana olan bütün muhabbetimi ve hayranlığımı seferber etsem de gene borçlu kalacağım. Hayatla şaka edilmiyor. Sen alacaklılar sınıfındasın, ben borçlular sınıfından. Mamafih gene ne mutlu bana ki alacaklım sensin; celp göndermezsin, haciz koydurmazsın ve geceleri uykumu kaçırmazsın. Bütün borçlulara senin gibi bir alacaklı dilerim.3

Bir başka mektupta o vefakâr dosta şöyle seslenir Cahit Sıtkı:

Ziyacığım,
İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım; çünkü sen, benim için yalnız vefakâr ve hâlden anlar bir dost değil, aynı zamanda açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin.4

Cahit Sıtkı’nın annesinin, babasının ve tüm sevdiklerinin yanı başında olduğu hâlde dostluğuna, içtenliğine, gönüldaşlığına ihtiyaç duyduğu tek insan hiç kuşkusuz Ziya Osman’dır. Cahit Sıtkı bu hislerini 1935 tarihli mektubunda şöyle anlatır:

Sevgili Ziyacığım,
Annem, babam ve kardeşlerim yani bir kelimeyle, sevdiklerim arasında olduğum hâlde, senin gibi dostluğuna en fazla güvendiğim ve ehemmiyet verdiğim bir arkadaşın bu muhabbet çemberinin dışında, şimdilik camlar ötesinde kalmasına gönlüm razı olamıyor… Seni çok arıyorum Ziyacığım.5

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın yaşadığı dostluk, belki de edebiyatçılarımız arasında vuku bulmuş en samimi ve en hakiki dostlukların başında gelir. Çünkü onlar tanıştıkları 1928 tarihinden itibaren asla birbirlerini terk etmemiş ve ömürlerinin son gününe kadar gönüldaş olarak kalabilmişlerdir. Edebiyat tarihimizde takdirle anımsanacak bu dostluk, ne yazık ki Cahit Sıtkı’nın hastalanmasıyla sekteye uğrayacak ve ölümüyle de nihayete erecektir. Denilebilir ki Ziya Osman, hayatında aldığı hiçbir üzücü habere Cahit Sıtkı’nın hastalandığı haberini aldığı gibi üzülmemiştir. Bu üzüntüsünü şöyle dillendirir Ziya Osman: Cahit’i meğer ne hâlde görmem kısmetmiş! Cahit, İstanbul’a gene gelmemiş, getirilmişti. Bana -artık ne eve ne çalıştığım yere- uğrayacak hâlde değildi. Onu, yatırıldığını öğrendiğimiz Nişantaşı İşçi Sigortaları Hastanesine görmeye gidiyordum. Tramvaydan Harbiye’de inmiştim. İlerlediğim kadar, ayaklarım geri geri de gidiyordu. Yıllar yıllar öncesi onunla -tuhaf, nedense bir akşamüstü- bu caddeden, konuşa konuşa geçişimizi hatırlıyordum. Bana aşağı yukarı şöyle diyordu: “Ziyacığım, şiirlerin aklına hep sone olarak mı geliyor senin? Neden hep sone yazıyorsun? Otomobilin olsa bile evine bir akşam da tramvayla veya yayan dönmek istemez misin?” Evet, ne otomobille ne de tramvayla, yayan gidiyordum şimdi… Bir zamanlar, bu yollarda bana hemen hemen bu sözleri söylemiş Cahit’i hasta yatağında kim bilir ne hâlde görmeye, kendi yürüyen ayaklarımla yayan gidiyordum.6

Sonunda beklenen olmuş ve Cahit Sıtkı, gördüğü onca tedaviye rağmen iyileşememiş ve ömrü boyunca yalnız bırakmadığı Ziya’sını yapayalnız bırakıp bu dünyadan göçmüştür. Ziya Osman, onunla hastane odasındaki son görüşmesini şöyle anlatıyor: Cahit her ne kadar konuşamıyor olsa da onun yüz ifadesinden neler söylediğini anlayabiliyordum. Birbirimizle o kadar kolaylıkla, öyle tatlı tatlı konuşmuştuk. Yüzünden, gözlerinden öperek ayrıldım. Ta odanın kapısından çıkıp epey uzaklaşıncaya kadar arkamdan, dudaklarının o öpücük hareketi ve sesiyle öpücük yolladı. Hayalimdeki son Cahit, yattığı yerden öpücük gönderen bu yüz; kulaklarımda ondan son kalan ses, bu öpücük sesleridir. Bu sonun da bilinen öteki sonun da acısı hepimizin içinde.7

Bu yazıya, Cahit Sıtkı’nın sanata ne kadar önem verdiğine delil olan, babasına yazmış olduğu bir mektubundaki şu satırları eklemeden geçemeyeceğiz: Babacığım, hayatta muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktadır. Bu eseri meydana getirmek için saadeti memnu telakki etmeli. Benim de çizilmiş bir mefkûrem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil olmak için bir eser meydana getireceğim.8

Bir şekilde bu mektubu okuyan Ziya Osman, Cahit Sıtkı’nın bu düşünceleri üzerine şunları söyler: Uğrunda ölürcesine yaşayıp gene uğrunda öldüğü bu eseri, ilk deneme ve son hastalık yılları çıkarılırsa, yalnız yirmi yılda meydana getirdiğine işaret ettikten sonra yapabilecek tek hareketi yapıyor, o ufacık vücudun kısacık ömrü boyunca büyüklükte birbiriyle boy ölçüşmüş insanlığı, şairliği ve arkadaşlığı önünde saygıyla eğiliyorum.9 Ziya Osman, biricik dostunun ölümü üzerine, hafızalardan silinmeyecek şu şiiri yazmaya muvaffak oluyor ve şiiri “Düşümde” ismiyle yayınlıyor ve Cahit Sıtkı’dan bir yıl sonra -1957’de- dostuna kavuşuyor.

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler.

Baktım ki, toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz.

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı,
Bense uyandıktan sonra.






1 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 8, Varlık Yay., İstanbul, 2001.
2 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s.. 56., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
3 a. g. e., s.. 66.
4 a. g. e., s. 54.
5 a. g. e., s. 53.
6 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur. Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 39., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
7 a. g. e., s. 43.
8 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
9 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.

16 Ağustos 2016 Salı

RAFET ELÇİ VE ŞAİR ÜZERİNE

Mustafa Yıldız

Rafet Elçi (D. 1979): Şair ve yazar. İsmini sıkça duyduğumuz Şair adlı romanın yazarı (2011). Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda, Rafet Elçi ismine hiç de yabancı olmadığımızı fark edeceğiz. Çünkü “Şair” adlı roman, Elçi’nin ilk eseri değil… Yazarın, bu romandan önce yayımlanmış dört eseri daha var. Önceki eserlerine baktığımızda karşımıza ilk olarak Kemiğe Dayanmış Yaralar adlı şiir kitabı çıkmaktadır (2003). Ardından yine aynı tarihte yayımlanan Kalbimdeki Monarşi adlı hikâye kitabı ile Kanayan Kafesler romanını görürüz (2004). Ruhlar Pipo İçmez adlı eseri ise modern bir psikoloji romanıdır (2009). Elçi, “Şair”den sonra Türk Harp Kudretinin Sınırları, Yolcu, Ahrar, Gülşen-i Râz (Türkçeye nazım olarak aktarım ve yorum) ve Platon’un Aşkı isimli eserler ile okuyucunun karşısına çıkmıştır. Bütün bu eserlerine bakarak şunu net bir biçimde ifade edebiliriz: Eskilerin tabiriyle, Rafet Elçi, velûd bir şahsiyettir. Hem şiir hem hikâye hem inceleme ve onun sanatının zirvesi sayabileceğimiz roman türlerinde kalem oynatmıştır.

Kısa bir girizgâhın ardından, konumuzla alakalı olduğunu düşündüğümüz birkaç meseleye temas ettikten sonra, asıl konumuza geçeceğiz. Kimi yazarlar vardır, edebiyatın birçok türünde eser ortaya koyarlar; roman, hikâye, tiyatro, deneme… Bu saydıklarımızın yanı sıra şiir de yazarlar. Lakin bu türlerin hepsinde başarılı olmuş çok az edebiyatçımızı sayabiliriz. Şiir türünü yukarıdaki kategoriye almamamızın sebebi şudur: Şiir, nesirden çok farklıdır; bu sebepten ötürü şairlik de nesir yazarlığından ayrı bir hususiyet gösterir, göstermelidir. Mesela Doç. Dr. Yusuf Çetindağ, Şiir ve Tenkit adlı eserinde, ünlü Arap tezkireci Kureşî’nin Hz. Peygamber’e atfen şu sözlerine yer verir: “Şiir, düz yazıdan, Arapların kelâmlarından cezîldir (özlüdür, yoğundur), şiir, onların meclisinde konuşulur, ona kıymet verilir. O, bazen onların arasındaki savaş ve düşmanlıkları çözerken, bazen de savaşlara sebep olur.” Kureşî, yazının devamına şunları da ekler: “Ayrıca Hz. Muhammed ‘Şiir, Arap’ın divanıdır. Şiir hikmettir, beyanda büyü vardır’ dedi.”[1]

Yukarıda, çok az edebiyatçımızın birkaç türde başarılı olduğunu vurgulamıştık. Mesela Tanpınar, iyi bir şairdir; fakat herkes onu romancı kimliğiyle tanır. Romancı yönüyle hafızalara yer etmiştir Tanpınar. Cahit Zarifoğlu, roman da yazmış olmasına rağmen, herkes onun sadece şairlik yönüyle ilgilenir. Bu misalleri çoğaltabiliriz; ama konumuzla pek de ilgili görmediğimiz için lüzumlu saymıyoruz.  Amacımız şuraya gelmek: Şair’i okuduğumuzda iyi bir roman olduğunu açıkça gördük. Bu da ele aldığımız yazarın ehemmiyetini bize bir kez daha gösterdi. Rafet Elçi’yi tanıtırken -dikkat edilirse- şair ve yazar dedik. Yani iki yönü de oldukça kuvvetli Elçi’nin. Eski söyleyişle ifade edecek olursak zü’l- cenâheyn… Bu kanıya nereden vardığımız sorulabilir. Bunu da hususi olarak yazımızın devamında izaha çalışacağız.

“Şair” adlı eser, roman türünün başarılı bir örneği… Lakin romanın içerisine harikulade şiirler serpiştirilmiş. Bu da romana ayrı bir renk katıyor; okunması elzem bir hâle getiriyor romanı. Elçi’nin, romancılığı yanında şairliği de ön plana çıkıyor. Bunlar da sıradan şiirler değil, kaside, gazel ve hiciv türlerinde… Bunlara modern kaside, gazel ve hiciv de demek mümkün. Birazdan kitaptan iktibaslarla bu şiirleri gözler önüne sereceğiz. Ama öncelikle romanda neden şiirlerin yer aldığına bakalım.

Romanın asıl konusunu iki efsane Arap şairinin -bunların birisi Betafanlı Zeyd, diğeri de Gallaklı Tuleyle’dir- Şahikli Sara’ya olan aşkları ve bu aşk uğrunda birbirlerine kelamın kılıcını -yani şiiri- çekmeleriyle sonuçlanan dramatik bir yarışma teşkil eder. Konumuzla alakalı olmadığı için burada romanın tahliline girmeyeceğiz elbette. Lakin Elçi’nin kaleminin ne denli güçlü olduğunu göstermek için birkaç kelam etmemiz zaruri görünüyor.

Zeyd ve Tuleyle, Sara’ya âşık iki gençtirler. İkisi de Sara’yla evlenmek ister; fakat bu hiç kolay değildir. Bunun için hünerlerini sergilemeli ve Arap şiirine yakışır şiirler söylemek zorundadırlar. Bir yarışma tertip edilecek, daha güzel şiir söyleyen, Sara’yı elde edebilecektir. Bu yarışma fikri ise, iki kabileyle de arasının bozulmasını istemeyen Sara’nın babası Şahikli Katayf’a aittir. Günü gelince yarışma başlar ve iki şair, birbirlerine kelamın kılıcını çekerler.

Sara’yı kimin ve hangi yola başvurarak elde ettiğini buraya yazmayacağız; çünkü bu yarışmadaki olayları herkesin bizzat okuması gerektiği kanaatindeyiz. Bunları söylememizin -bizce bir şahesere olan ilgiyi azaltacağından dolayı- doğru olmadığını düşünüyoruz. O önemli olayı Rafet Elçi’nin muazzam üslubuyla herkesin okuması gerekir ve elbette vuku bulmuş mühim hadiseyi de…

Yarışmada şiirlerin okunacağını söylemiştik. Doğal olarak romanda şiirlerin de yer alacağını… Burada Rafet Elçi, adeta kendisiyle yarışmıştır. Çünkü Zeyd, Tuleyle’den daha hünerli bir şairdir. Bundan ötürü Zeyd’in şiirleri, Tuleyle’ninkilerden daha güzel olmak zorundadır. Rafet Elçi, bunu göz önünde bulundurarak okuyucuya adeta “Böyle bir şey olamaz!” dedirtecek kalitede şiirler yazmıştır. Şimdi şiirlere bir bakalım. İlk önce Tuleyle başlar şiir söylemeye:

Sara! Baharın tulû ettiği vâha
Minik bir goncasın sen, bir çocuk daha

İpek ellerinle elmaslara üfle
Her şey bir rüyaya dönüşür seninle

Râm ol sineme, uyu benimle yine
Henüz gölge düşmemiş iken busene

Zira nefesimde tüller sıyıran bir
Ilık, eflatun sihir ve aşk gizlidir[2]

Şiirin devamı da var muhakkak; lakin buraya hepsini almıyoruz. Okuyucu bu mısraları okuduktan sonra, Zeyd’in şiirini görmek için sabırsızlanıyor romanı okurken. Çünkü Zeyd, daha iyi bir şairdir. Bu mısraların fevkinde mısralarla karşılaşılacağı bellidir. Şimdi de Zeyd geliyor:

                Nere gitsem, ne yöne tevcih etsem başımı
                Ruhumda bir siyah hale, bir hüzün akşamı

                Ve Sara’nın çadırı, ah ki şahikası bir
                Mızrağın kalbi misali keskin ve sivridir

                Zira mızrakların uçlarında titrer kalbi
                Sara’nın gözlerini çözüp örtmesi gibi

                O çadır içinden nazar eden uzun siyah
                Gözlerini görüyorum bir rüya gibi. Ah[3]

Şiirler, şairler tarafından söylenmeye devam etmektedir. Fakat biz buraya şiirlerin hepsini alamıyoruz. Diğer şiirlerin, yukarıdaki şiirlerden daha estetik olduğunu da ifade etmeliyiz. Yani bir başyapıtla karşı karşıyayız. Tabir caizse Elçi, burada kalemini konuşturmuştur. Sanki “Ben buradayım, hem şair hem de romancı olarak” demek ister gibidir.

“Şair”in bir başka özelliği de dünya halklarının kendi kendilerini anlatıyor olmalarıdır. Türkler, Türklerin; Araplar, Arapların, Ermeniler, Ermenilerin, Çinliler, Çinlilerin vs. gözüyle aktarılmaktadır. Yani bu kitapta, bir aşk masalından çok daha fazlasını bulabilmekteyiz. Kitabın arka kapağındaki iddialı yazı da kitaba ayrı bir cazibe katıyor. Söz konusu yazı şudur: “Bu romanın bir cevap olması için, Doğu’nun Cevabı…”

Son söz olarak Rafet Elçi için şunları söyleyebiliriz. Henüz çok genç olmasına rağmen bu çapta bir eser verebilmiştir. Kendisini çok iyi yetiştirdiği ve eserini çok sağlam temeller üzerine oturttuğu oldukça belirgin… “Şair”in, Türk edebiyatının en önemli romanlarından birisi olacağını şimdiden söylemekte yarar görüyoruz. 

               
               

[1]  Yusuf Çetindağ, Şiir ve Tenkit, İstanbul, Kitabevi Yay. 2010.  s. 72.
[2]  Rafet Elçi, Şair, İstanbul, Fanus Yayınları 2011. s. 82.
[3]  a.g.e. s. 84.

9 Ağustos 2016 Salı

ALDANILMAYAN DANS

Mustafa Yıldız

I

Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
Açık kalabilir odamın kara lekeli perdeleri
Yan yana uyuyacak olsam bile karanlıkla
Belki bir çiçeği yakından tanıma fırsatı verilir bana
Yolda bulmadım ben bu yalnızlığı
Karıncalar nasıl buluyorsa yuvalarını
Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
Bulurum bir gece yarısı ben de aradığımı

II

Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
Bu yurdun bütün hava tahmin uzmanlarına inat
Yerel değil, yürüdüğüm yollara ulusal yağmurlar yağsın
Boğulacak olsam bile kesilmeyen bu yağmurla
Takılır âşıklık rütbesi belki bir gün omzuma
Yolda bulmadım ben bu yalnızlığı
Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
Ateşler içinde yana yana beklemeyeceğim sabahı.

III

Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
İadesini isteyebilirim kalbimin yüce bir mahkemeden
Anlatmama izin de verilir o çirkin gecenin anısını
Penceremdeki pervazları neden kaldırdığımı
Yolda bulmadım ben bu yalnızlığı
Dansına aldanmadığım gün kıvırcık saçlı o kızın
Diyeceğim, bir nişan yüzüğünün yıllarca sürmez parıltısı
Sesimin kısıklığı, pazara tesadüf etmiş temmuzun hatırası