5. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2016 Çarşamba

beklenti

Selim Tokgöz


Cağaloğlu, İSTANBUL /2011
Cağaloğlu, İSTANBUL / 2011

iki beden uz durur;
sanılır, yabancılar.
sevileri bu sakin
hâl-i mevzubahisle
durdurur ne anları.
oysa onlar duyurur
iç seslerini hisle
birbirlerine, lâkin;
yürekleri sancılar
doludur ve canları
bir beklentide kurur.



AHMET HAŞİM’İN ŞİİRİ VE “BÜLBÜL”ÜN TAHLİLİ

Mücahit Kılıç


BÜLBÜL1
Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havâda
Gün doğmada bir başka ziyâda

Modern Türk şiirinin2 kurucuları arasında sayılan ve kaleme aldığı başarılı şiirleriyle edebiyatımızda önemli bir yeri olan Ahmet Haşim’in şiiri, Fransız sembolist ve empresyonistlerin ışığında gelişir ve hayatının o melankolik havasıyla harmanlanarak ortaya çıkar. Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Haşim, poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri; saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Bu şiirlerinden birisi de “Bülbül” adlı şiiridir.

HAŞİM’İN ŞİİRİNE GENEL BİR BAKIŞ
“İlk şiirini 1901 yılında Mecmua-i Edebiyye’de yayınlayan Haşim’in, bu tarihten 1908’e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Hâmid, Muallim Naci, Fikret ve Cenab’dır. Bu süre içinde bir yandan Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak 1908’den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar.” (AKYÜZ, s. 157).
Haşim, şiire başladıktan sonra yaşadığı gelişmeyle birlikte artık Fransız şiirine yönelen ve edebî akımların etkisiyle şiirler yazmaya başlamıştır. Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar3 adlı yazısında da yine onun şiirini eleştiren ve anlamsız bulanlara karşı tenkitlerini yapmıştır ve bu yazı onun poetikasını ortaya koyar.
Şiirlerinin konusu “ben” olan şair, şiirde toplumcu bir sanat anlayışını değil, bireysel bir anlayışı işlemiştir. Üyesi olduğu Fecr-i Âtî4 topluluğunda adından söz ettiren ve ilerleyen zamanlarda hareketin öne çıkan tek şairi olmuştur. Bir kısım şairler önce bireysel şiir yazıp daha sonra memleketin durumundan dolayı bu görüşten vazgeçtiklerini söyleseler dahi, Haşim bu sanat anlayışını hep aynı çizgide sürdürmüştür.

HAŞİM’İN ŞİİRLERİNDE GÖRÜLEN EDEBÎ AKIMLAR
Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Mallerme’in şiir anlayışı Haşim’de de görülür. Mallerne şiir hakkında: “Şiir bir fikri, bir duyguyu ahenkle, sembolle anlatan edebî bir melodidir.” (ÇETİŞLİ, s. 123) demektedir. Haşim de bu görüşün paralelinde bir ifadeyi poetikasında kullanmıştır.

“Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın mutavassıt bir lisandır.” (ÇETİŞLİ, s. 123).

BÜLBÜL ŞİİRİ
Konu: Bübülün güle olan hasreti ve bu hasretin neticesinde oluşan hisler.
Tema: Divan şiirinden itibaren mazmunlaşan gül ve bülbül hikâyesine atıfla şiirde bir hasret ve bekleyiş hissettirilmiştir.
Şekil Özellikleri: Bir dörtlük ve bir beyitle yazılmıştır.
İmgeler: Gül, Bülbül, Hazan, Seher

ŞİİR TAHLİLİ
“Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?”

Haşim, çocukluk yıllarını adeta bir travma ile geçirmiştir. Küçük yaşta kaybettiği annesi ve geldiği İstanbul, onda bir melankolinin oluşmasında etkili olmuştur. İçine kapanık ve karamsar bir şekilde büyüyen Haşim’in bu özellikleri şüphesiz şiirine de yansımaktadır. Nitekim şiirin ilk mısraında kullandığı kelimeler “gam” ve “hazan”dır. Gam; dert, hüzün demektir ve hazan da hüznün mevsimidir. Melankolikler için de sarı renk ve sonbahar, sonbaharın döktüğü kurumuş yapraklar adeta hüznün birer vesikasıdır. “Israra ne hâcet yine bülbül” mısraında da şair, gül-bülbül hikâyesine atıfta bulunmuştur. Bülbül, gülün yine her gün olduğu gibi açılışını izlemek ister ve bir türlü göremediği o güzellik için ötmeye başlar ve buna uzun süre devam eder. Haşim de burada artık bülbüle ısrar etmemesini yani ümidini kesmesini söylemektedir. Bu, tam bir melankoli hâlidir.

   “Bil, kalbimizin bahçelerinde
   Can verdi senin söylediğin gül!”

Yine bu mısralarda gül-bülbül hikâyesinin işleyişi devam etmektedir. Bülbül gülün açılması için kendisini gülün dikenine batırır ve onun göğsünden akan kanla gül kırmızı bir renkle açar. Bahçedeki diğer gülleri gözü görmeyen bülbül, canı pahasına da olsa gülü o hâlde görmek ister. Haşim de “Can verdi senin söylediğin gül” diyerek o gülün artık öldüğünü söylemektedir. Divan şiirinin en çok kullanılan mazmunlarından birisi olmasından yola çıkarsak bu gülün ölmesini divan şiirinin de artık edebiyat sahnesinden çekilmesine bağlayabiliriz.

   “Savrulmada gül şimdi havâda
   Gün doğmada bir başka ziyâda”

Haşim’in, şiirinde en çok işlediği zaman dilimi güneşin doğmaya veya batmaya başladığı zamanlardır. Özellikle güneşin batışı esnasında oluşan kızıllık, adeta onun ruh hâlini yansıtır. Haşim için gözlerden uzak ve kendi içine kapanık bir vakit en ideal olan vakittir. Gülün savrulması da, artık işlediği gül-bülbül hikâyesinin de bittiğinin bir göstergesi olarak ele alınabilmektedir.


1 20 Eylül 1921 “Dergâh”
2 Türk Edebiyatında Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’in şiirleriyle oluşan ve gelişen şiirdir.
3 5 Ağustos 1920, Dergâh s. 113-114
4 Edebiyatımızda Servet-i Fünûn topluluğunun ardından ortaya çıkan ve bir bildiri ile kuruluşunu ilan eden ilk topluluktur. 1909-1912 yılları arasında edebiyatımızda yer edinmiştir.

VASİYET

Mustafa Yıldız


GİRİŞ

Ey insanlar
Çivisi çıkmış bu dünyaya gömmeyin beni
Cismimi sığdırmadığınız dünyanıza
Cesedimi de sığdırmayınız.
Sığdıramazsınız zaten, sığdıramazsınız.
Siz yabancı değilsiniz
Bilmenizde sakınca yok diyemem size
Sakıncalısınız siz.
Beni bu hâlimle görseniz
Bir oturuşta yersiniz.
Siz her şeyin en iyisini bilirsiniz.
Ama söyleyeyim. Bunu da bilin
Bilin ey insanlar
Ben kendime bile sığmadım
Sığınamadım.
İçim, açmadı içini bana.
Çivisi çıkmış bu dünyaya gömmeyin beni
Basmasın kimse üstüme
Çiğneyemesin beni bir daha.
Hiç kimse.

Ben bir güvercinle dertleşirken öleyim
İnsanlar, ey insanlar, insanlar
Size iyi dünyalar dilerim
Size iyi dünyalar.



GELİŞME

Esaret kalbimin karşılığıdır bu şiir
Göremez bir kalbin görevini ama
Onun gibi kırılmaz da.
Kırılmaz şiir.
Kıramazsınız şiirimi ey insanlar
Kıramayacaksınız.

Bedenime sığmaz benim kalbim
Öyle her sevgiden de anlamaz.
Sizin kalbiniz gibi değildir.
Büyük ve kokuşmuş salonlarda barınamaz.
Sizin kalbiniz her sevgiden anlar, değil mi?
Her yerde yaşar ve yerini yadırgamaz.
İnsanlar! Gücüm ne zaman yetti ki size?
Kabul!Sizin kalbiniz
Her sevgiden daha iyi anlar.

Bedenime sığmayan ve tutsak kalbimin
Bedeli olan bu şiir
Kalbimde pastan, kirden, acıdan başka
Bir şey göremeyen Efendimin
Bana hediye ettiğidir.

Size iyi dünyalar dilerim ey insanlar
İyi dünyalar.



SONUÇ

İnsanlar!
Şimdi beni iyi dinleyin
Kulaklarınız inanmaz ki bana, anlatacaklarıma.
Getirin.
O her yerde yaşayan ve yerini yadırgamayan
Kalbinizi getirin, getirin. Çekinmeyin
Canavar değilim. Bir oturuşta kimseyi yemedim.

Ben bir güvercinle konuşmayı sizden iyi bilirim
Hüthüt’le de. Evet, bilirim.
Süleyman Peygambere iman ettim
Siz bunu bilmezsiniz
Ben onun dervişlerinden bir dervişim.
İnanmazsınız belki ama
Belkıs’ı ve Âsaf’ı da bilirim.
Göz açıp kapayıncaya kadar getirilen tahtı da.
Ben, zamanın Âsaf’ına Efendim dedim.
Siz buna ister kehanet isterseniz keramet deyin
Dedim ya, ben zamanın Âsaf’ına Efendim dedim.
Bu yüzden ben bir güvercinle konuşurken öleceğim.

Ben bir güvercinle konuşurken öleceğim
İnsanlar, ey insanlar, insanlar
Size iyi dünyalar dilerim
Size iyi dünyalar.

                                        26-27 Kasım 2016
                                                        Dünya

Rüya Orkestrası

Bülent Bulut

Karanlığın erken indiği vakitlerdi. Bir çocuğun göğsünü hiç acımadan dolduran korkular hâkimdi her geceye. Cesaretin tanınmadığı esaret diyarıydı, en sıcak yaz gecesi olsa bile soğuktu hep gecelerim. Geceler, şimdilik gözyaşlarımı saklamama yetmiyor; üzerime en korkunç canavarlarını salıyordu. Yeni tanıştığımız zamanlar değildi hâlbuki. 15. senemizi dolduruyorduk. 

Yalnızlık kardeşi, sessizlik en yakın dostuydu gecelerimin. Lakin bana dost olan suskunluklarım değil yalvarışlarımdı, isyanlarım değil niyazlarımdı, sarhoşluklarım değil ayık oluşlarımdı. Öyle zannediyordum.

Tanışmamızın 15. yıl dönümüydü, dedim ya, işte yine salıyordun en korkunç canavarlarını o gece de. Her zamanki hâllerin üstündeydi yine. Şeytanlar kulaklarıma bir şeyler fısıldıyordu, duyuyordum. Artık değiştim, nihai yârim var, korkmamalıyım diyordum. "Yakışır mı senin gibi yâri olana?" Yakışmıyordu da. 

Ayak sesleri duyuyorum. 

Tanıyorum seni 
Ensemde hissettiğim bu sıcak nefes senin 
Tanıyorum seni 
Saçlarımın arasında dolaşan bu eller senin 
Tanıyorum seni 
Bu loş koridorda bana eşlik eden gölge senin 
Tanıyorum seni 
Seher vakti seccademi aydınlatan bu nur senin 
Tanıyorum... 

Uyuyamam şimdi; ama sen ne olur gitme baş ucumdan. Söz veriyorum, gidersin diye dönüp bir daha bakmam. Yeter ki okşa tekrar saçlarımı, ne ana ne baba okşar böyle zira. Ya çekme benden ellerini ya da ver korkularımı geri. Şimdi gezin tüm sevdiklerinin gecelerini. Damla damla avuçlara düşen o sıcak melodileri topla ve bir rüya orkestrası kur onunla. Bilirsin, sessizlik varken uyuyamam ben zira.

Geçiş

Nurullah Yiğit

Güneş yüzünü çevirince benden
Ah hâlim, diye geçirdim içimden
Perdeye ilişti gözüm evvela
Kıvrılmış çiçekler renkli ve lilâ
Kenarda köşede kalmış kuruntu
İnsanlar, sesler ve biraz uğultu
Aynalarda yankılanan inci ses
Kokusu odaya sinmiş bir nefes
Bir ufacık an, ağlamak için yeter
Gece, en güzel sevenleri gizler
Sıcak ve soğuk, uyuşuk bir beden
Ümit işte, yüreğime su serpen
Susadım içtim; içtim ve susadım
Uçurum bir hayal, attım bir adım

NİSYAN

Elif Musaak

Hafıza-yı beşer unutkandır. “Asla unutmam.” dediklerini dahi unutur. Dün, bugüne ışıktır; görünmez en mucizevi duyusu gönül gözünü daimî açık tutabilene. Deniz feneri misali karanlık dalgaların dansına tüm heybetiyle icabet eder. Zifirî siyahta yalan olmaktansa yanan olmak en hakiki kanattır, dünya ile ebedî saadetgâh şehri arasında yol alabilen yolcuya. Yeryüzü sofrasında sayısız nimet bahşedilmişken baş tacı edebilmektir içinden, tüm yüreğinle seçip aldığın şükrün “ki şükretmezsen hâline” huzurun hep eksik olacaktır. Zira beyhude çırpınışlar, ruhu uçurumdan gayrimeşru sevdalara atar var gücüyle. O vakit arzu edilen ritim asla yakalanamayacak kadar uzağa itilmiştir ait olduğu karargâhından. Can çekişlerimiz yalnızca varışa, belki de hiç olmayan ümit dolu sonsuzluğa olmalıdır ki, yol alırken uğradığımız hatırı fazlasıyla sayılır sebeb-i aşk limanlarına bıraktığımız ömür anıları şerefli olsun.