inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2017 Cuma

“GÜL YETİŞTİREN ADAM” ROMANI ÜZERİNE

Elif Musaak

Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’da bir taşra kentinin, özünü yeni dünya düzenine teslim ettiğindeki can çekişini iki farklı şahıs üzerinden anlatmıştır yazar Rasim Özdenören. Usta bir anlatıma sahip olmasının yanı sıra bu eserinde şiirsel ifadelere de yer vermiştir. İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen inandığını okuyucuya asla dayatmamıştır.

“Şehir yıkıntıları. Ve insan yıkıntıları.” (s. 5).

Kahramanların biri, kitaba ismini veren “gül yetiştiren adam” diğeri ise isimsiz genç bir yazardır.

Hayata karşı duruşu, savaşta arkadaşlarının şehit olup kendisinin hâlâ yaşıyor oluşundaki mahcubiyet, kendini cezalandırmaktan çok, yeni düzene karşı protestosunu diri tutabilmek adına 50 yıl kendini evine hapsetmesine rağmen, kokusunu duyanı meftun eden, benzeri olmayan çeşit çeşit güller yetiştiren, yaşını almış ama bıçkın delikanlılara taş çıkartacak kadar davasına vefa gösteren; saygıyı yaşayışı ile çoktan hak etmiş bir adamdır. “… her şey, bütün nesneler yaratılışlarındaki amaca doğru yürüyüp gitmektedirler: kara gecede, kara taşın üstündeki kara karıncanın kıpırtı bile denetim altındayken som bilinç olan insanın -elbette insan’ın- kendini denetimden uzak sayması mümkün müydü? Mümkün müdür?” (s. 14).

Diğer yanda modernleşme şuursuzluğu ile dilleri yabancılaşan, bilinçlerinin üstünü toprakla örtmüş kişiliklerin arasında, her ne kadar özünü korumaya çalışıp, kendini sorgulayıp bu düzene ait hissetmese de çoktan metropol hayatının kucağına düşmüş genç bir yazar vardır.

“Kiss me, diyor Sitare.

Sitare diye fısıldıyorum.

Oh, Come on, diyor.” (s. 12).

Nerede ve nasıl tanıştığını bile hatırlamadığı, kendinden yaşça büyük kocası Çarli sayesinde zengin, çevresinin bir ailesi olduğunu unutacak kadar normal yaşantıdan kopmuş, her erkeğe sevgilim deyip yanına ilişen, aşka inancı olmayan, özüyle alakası bulunmayan, oradan oraya savrularak hayatını girdaba sürükleyen, korkusuz, başına buyruk, kumarbaz, güçlü görüntüsü altında yatan çaresiz, umutsuz ve en mühimi mutsuz bir kadın Sitare. Ve birbirine ayak uyduran arkadaşları Tansel, Zelda, Yavuz.

Sitare ve eşi Çarli’nin evinde bir eğlence gecesinde, “Herkes yiyor, içiyor, gülüyor, eğleniyor, Sitare yeni sevgilisini kolluyor, bir ara gidip onun oturduğu koltuğa ilişiyor.” (s. 15). Gerçeklerinden ve inancından ardına bakmadan son sürat uzaklaşmanın, sonu hüsranla biten hazin bir intihardır Sitare için. Batılılaşma sevdası ve sözüm ona özgürlük adı altında ruhlara vurulan prangaların sonucu çarpık ilişkilerin kısır döngüsü hepsini yapay hayattan soğutacaktır. “Yani herkes her şeye hazırdır: ibadete ve isyana. İbadetten isyana ve isyan edişteki ibadete.” (s. 73).

50 yılın ardından bir sabah namazı vakti torununun çocuğuyla camiye doğru çıktığı evinden, parke taşlarının örttüğü, yükselen binaların gölgelediği, araba seslerinin yuttuğu, fötr şapkaların ele geçirdiği anılarını göremediğinde, isyan bayrağını tamamen inandığı gökyüzüne çekmiştir gül yetiştiren adam. İnancının verdiği gür bir sadâ ile seslenir cemaate: “... içinizdeki İslâm’ı gösterin. Çünkü İslâm, sizin üzerinizde görünmek ister. İman gizlidir, İslâm açık. İman kalbdedir, İslam zahirde.” (s. 133).

Herkes, her şey değişmiştir; tabiat ve gökyüzü dışında. Bedenlerin sonsuz uykuya yattığı toprak aynıdır ama. İşte tam da bunu anlatmak istemiştir belki de bizlere bu eser. Çırılçıplak bir gerçeğin ortasında, göç çoktan başlamış olsa dahi tek bir gerçek vardır ve o hiç değişmeyecektir. Gül yetiştiren adamın yaptığı gibi hak her zaman batılın karşısında dimdik duracak ve kazanacaktır. Sitare gibi kayıp giden bir nesil olmaktansa eşi benzeri bulunmayan, kokusu birkaç mahalle öteden duyulan güller yetiştirebiliyor olmak gerek dört duvar arasında.

Özgürlük, sonsuza ektiğin fidanlar kadardır. Sınırsızdır ve bu dünyada mümkün olmayacaktır.

25 Şubat 2017 Cumartesi

BÂKÎ’NİN “BİLİR” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ

Mücahit Kılıç


Dil derdini gamuñla dil-efgâr olan bilür
Bimâr hâlini yine bîmâr olan bilür

‘Aşkuñ gamıyla sırrını eşk-i revânumuñ
Cûyâ-yı yâr u ‘âşık-ı dîdâr olan bilür

Âsîb-i rüzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-i gül-’izâra hevâdâr olan bilür

Cân acısını haste-i derd-i firâk olup
Dil-dâde-i nigâr-ı sitemkâr olan bilür

Sevdâ-yı zülf-i yâr ile Bâkî ne çekdügin
Bend-i kemend-i ‘aşka giriftâr olan bilür


1. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Gönül derdini (sevgilinin) gamıyla yaralanmış olan bilir. Hastanın hâlini yine hasta olan bilir.

Şerh: Sevgilinin gamıyla yaralanma hadisesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sevgili âşığa gamzelerinden âşığın gönlüne fırlattığı oklarla onun gönlünü yaralaması. İkincisi ise ona çektirdiği eziyetle âşıkta bir dert yaratmasıdır. Âşık sevgilinin yolunda dertle ve gamla yürür. Ona vuslat için her türlü eziyete de katlanır ve en sonunda perişan ve hasta bir hâl alır. Ancak âşığın bu hâlini yalnızca yine âşık olanlar anlar. Kısacası derdi çeken bilir. Şair de bu beyitte bu konuya değinmektedir.

2. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Akan gözyaşımın sırrını aşkın gamıyla yâri arayan ve yüzünün âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık sürekli ağlamaklı ve perişan bir hâldedir. O kadar çok ağlar ki sonunda gözünden gözyaşı yerine kan akar. Âşık adeta bir dert yuvasıdır. Çünkü sevgili ona asla ama asla yüz vermemekte ve sürekli onu yaralamaktadır. Bu durumdan dolayı üzüntüye ve kedere gark olan âşık mütemadiyen ağlamaklı hâldedir. Bu ağlamaklı ve gamlı hâller de sıradan bir insanda görülecek şeyler değildir. Çünkü âşıklar diğer insanlar gibi değillerdir. Sürekli bir sevgili uğruna ağlarlar ve ah ederler, geceleri uyuyamazlar, onun yüzünü görmek için günlerce mahallesinde beklerler. Âşıkların hâlinden âşıklar anlar. Şair beyitte bu duruma değinmiştir.

3. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Dünyanın gül bahçesinde, zamanın belasını sen gül yanaklı serviye dost (yâr) olan bilir.

Şerh: Âşık için sevgilinin bulunduğu yer gül bahçesi gibidir. Sevgili de tüm güzellikleri üzerinde bulunduran bir gül gibidir. Gül sevgiliyle özdeşleşmiştir. Gül deyince akla sevgili gelmektedir. Ancak sevgilinin aşkı da âşık için bir gam vesilesidir. Âşık bu aşktan dolayı acıya ve kedere talip olmaktadır. Burada da şair, eğer bu gül bahçesi içinde bir bela varsa o da sevgiliye âşık olmaktır demektedir. Çünkü aşk; acı, keder, cefa ve gamın habercisidir. Vuslat yolunda bunları çekmeyen âşık yoktur.

4. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: Can acısını, ayrılık derdinin hastası olup sitemkâr sevgilinin âşığı olan bilir.

Şerh: Âşık için dünyada başa gelebilecek en büyük felaket sevgiliden ayrı düşmektir. Âşık sevgiliye kavuşsa bile bu kez ondan ayrılmanın verdiği korkuyla yaşar. Âşık için bu durum dünyada yaşanacak her türlü dert ve beladan daha kötüdür. Âşık her şartta sevgiliyi istemektedir; çünkü kötülük de gelse sevgiliden gelmesini ister. Gerekirse ölümü de sevgiliden ister. Âşık kendisini sevgiliye adar ve onun yolunda cefaya talip olur. Bu yolda perişan ve hasta olur. Bu hâlleri de ancak âşık gibi yaşayan bilir. Bâkî beyitte buna değinmektedir.

5. Beyit:

Günümüz Türkçesiyle: (Ey) Bâkî! Yârin saçının arzusuyla çektiğini, aşk kemendinin bağıyla esir olan bilir.

Şerh: Aşk, insanı bağlayan ve onun aklını adeta hapseden bir şeydir. Divan şiirinde bu durumu en yüksek derecesine kadar görmekteyiz. Sırf sevgiliyi görmek için onun mahallesindeki köpeklerle arkadaş olacak kadar aklı alan bir olgudur aşk. Âşık için bir dert ve cefa yoludur. Ancak âşık bazen bu durumundan dolayı hor görülür ve dışlanır. Bu durum âşık için önemsizdir; çünkü o, sevgilinin yolunda ayıplanmayı da diğer dertler gibi çoktan kabul etmiştir. Yine sevgili için çekilen bu cefayı ancak bu derde bağlanan ve bu hâl üzere olanlar bilir.

21 Ocak 2017 Cumartesi

YAHYA KEMAL’İN “BİR TEPEDEN” ŞİİRİNİN TAHLİLİ

Melike Karcan


Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeğe geldin
Çok benzediğin memleketin her tepesinde.
Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.
Târîhine aksettirebilsin diye çehren,
Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

“Bir Tepeden” adlı şiir, Fransa’da etkilendiği tarih görüşleri ve kendi zihninde tasavvur ettiği medeniyet ve özlemini duyduğu tarihe karşı duygularını ifade eden Yahya Kemal’in; büyük Osmanlı medeniyetinin başkentliğini ve birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan İstanbul’a karşı beslediği duyguları ele aldığı şiirlerinden bir tanesidir.

BEYATLI ŞİİRİNE GENEL BAKIŞ

İlk şiirlerini 1902 yılında Servet-i Fünûn dergisinde yayınlamıştır. Paris’te kaldığı yaklaşık 10 yıllık dönemde şiir görüşlerinde değişiklikler olmuştur. Bu yıllarda Albert Sorel’in verdiği tarih dersleri ile yakından ilgilenmiştir. Sorel’in “Coğrafyada keşfedilmemiş kutup, tarihte keşfedilmemiş Türklük vardır.” görüşü onu zihin dünyası açısından etkiler. Camille Julien’in “Fransız toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı.” sözü de onu farklı bir arayış içine sürükler. Yahya Kemal, bir medeniyet arayışı içindedir. “Yahya Kemal, şiirin bir duygu meselesi olduğunu kavramış ve bunu eserleriyle göstermiş olan insandır.” (KAPLAN, s. 223)

Yahya Kemal, ahengi müdafaa etmiş, herkesin hakir görmeye başladığı aruzu, yüksek bir musiki vasıtası yapmıştır.

Türk medeniyetinin kaynağını ilk önce Eski Yunan’a dayandırır. Bu eğilim,1 “Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya ‘Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek’ eğilimidir.” (AKYÜZ, s.170)

Bu görüşünden kısa süre içinde vazgeçen Yahya Kemal, Türk medeniyetini 1071 Malazgirt Zaferi’yle başlatır. Şiirlerine de bu çizgide devam eder. Onun için bu tarihten önceki devirler “tarih-i kadim”dir.

BİR TEPEDEN

Konu: İstanbul’u fethetme girişimlerine ve şehrin tarihî seyrine sesleniş.
Tema: İstanbul, Türk-İslam medeniyeti için büyük bir öneme sahiptir ve bu medeniyete katılmak için birçok merhaleden geçmiştir.
Şekil Özellikleri: Dörtlüklerle yazılmıştır. İki dörtlükten oluşmuştur. Aruzun “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün” kalıbıyla yazılmıştır. Çapraz kafiye düzeni vardır.
İmgeler: Rüya, Tepe, İklim, Fetih, Tuğ, Fatihler, Altın kan.
Şiirin Düşüncesi: Türk-İslam mefkûresinde İstanbul’un önemi ve bu mefkûrenin tarihten bugüne yaşayışı.
Şiirdeki Duygu: Şerefli Türk milletinin İstanbul’u fethedip onu kendi medeniyeti çevresinde geliştirip şekillendirmesi ve bunun verdiği gurur.
Şiirdeki Olay/Olaylar: Memleketin tepelerinden seyretme. İstanbul’un sesinin duyulması. Türk ordularının fetihler için sefere çıkması. İstanbul’un fethi için fatihlerin kanlarını dökmesi.
Şiirdeki Somut Varlıklar: İstanbul, Tepe, Memleket, Mermer, Tuğ, İklim.

ŞİİR TAHLİLİ

“Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeğe geldin
 Çok benzediğin memleketin her tepesinde.”

Yahya Kemal, Türk tarihinin yazılı olarak elde bulunmamasının doğurduğu sebeplerle, eskiyi rüya ve
hislerle yaşamıştır. Çünkü bizde tarih yazımı çok gelişmemiştir. İlk mısrada ortaya konulan ifade de bunun bir örneğidir. Şair, tarihe bir hayal ile yaklaşır. Muhayyel bir tarih ve medeniyet dünyası onun zihnini doldurur. Burada şair, şiirin başlığıyla bir tezatlık kurarak “bir tepe” ifadesi yerine “her tepesinde” ifadesini kullanmaktadır.

“Çok benzediğin memleketin her tepesinde” ifadesinde memleket ve tepe kelimeleri ile kastedilen iki unsurdan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi tüm Anadolu coğrafyası, ikincisi ise medeniyetin başkenti olan İstanbul’dur.

“Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
 İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.”

Yahya Kemal, bu dizelerde İstanbul’un konuşmasından ve bu seste İstanbul’u duyduğundan bahsetmektedir. İstanbul’un konuşması ifadesiyle anlatmak istediği, İstanbul’da yaşayan insanların konuştuğu “İstanbul Türkçesi”2 olabileceği gibi, İstanbul’da bulunan camilerden yükselen ezan sesleri de olabilmektedir. İkinci mısrada da bu unsurların İstanbul’u çağrıştırdığını ve temsil ettiğini kastetmektedir.

“Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,
 Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.”

Osmanlı medeniyetinde fethedilen bölgede Türk ve Müslüman hâkimiyetinin ve kültürünün varolduğunun göstergesi olarak cami, medrese, hamam vb. yapılar inşa edilir. Burada bu olaya bir telmihte bulunulduğu söylenebilir. Aynı şekilde göç politikasıyla orada bulunan hâkim unsur Türk ve Müslüman yapı olmaktadır. Irkın iklim yani şekil ve özellik olarak İstanbul’u da kendi kültürü çerçevesinde yaratması yine bu şekilde olmuş ve ikinci mısrada belirtildiği gibi farklı birçok fetih de bu şekilde gerçekleşmiştir.

“Târîhine aksettirebilsin diye çehren,
 Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.”

Bir şehrin çehresi de tıpkı insanda olduğu gibi dikkati çeken ilk unsurdur. Şehrin çehresini oluşturan unsurlar da; halk, mimari, çevre vb. unsurlardır. Bu unsurlar içinde İstanbul’un Türk-İslam medeniyeti dairesinde bir şehir olduğunu gösteren en önemli madde mimaridir. Bu hususta yalnızca İstanbul ve Fatih Sultan Mehmed değil, 1071 yılından itibaren Türk-İslam medeniyetine hizmet eden her hükümdar ve komutan kastedilerek “Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.” ifadesi kullanılmıştır. Altın kan söyleyişi de bu çerçevede değerlendirilirse şair, tüm Türk hükümdarlarının aynı şekilde kutsal bir gayeye hizmet ettikleri ve bu sebeple kutsal bir kan yani altın değerinde bir kana sahip olduklarını ifade etmiştir.



1 Nevyunanilik Hareketi
2 Devlet tarafından kabul gören resmî ortak yazı dili,
söyleyiş.

21 Aralık 2016 Çarşamba

AHMET HAŞİM’İN ŞİİRİ VE “BÜLBÜL”ÜN TAHLİLİ

Mücahit Kılıç


BÜLBÜL1
Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havâda
Gün doğmada bir başka ziyâda

Modern Türk şiirinin2 kurucuları arasında sayılan ve kaleme aldığı başarılı şiirleriyle edebiyatımızda önemli bir yeri olan Ahmet Haşim’in şiiri, Fransız sembolist ve empresyonistlerin ışığında gelişir ve hayatının o melankolik havasıyla harmanlanarak ortaya çıkar. Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Haşim, poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri; saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Bu şiirlerinden birisi de “Bülbül” adlı şiiridir.

HAŞİM’İN ŞİİRİNE GENEL BİR BAKIŞ
“İlk şiirini 1901 yılında Mecmua-i Edebiyye’de yayınlayan Haşim’in, bu tarihten 1908’e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Hâmid, Muallim Naci, Fikret ve Cenab’dır. Bu süre içinde bir yandan Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak 1908’den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar.” (AKYÜZ, s. 157).
Haşim, şiire başladıktan sonra yaşadığı gelişmeyle birlikte artık Fransız şiirine yönelen ve edebî akımların etkisiyle şiirler yazmaya başlamıştır. Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar3 adlı yazısında da yine onun şiirini eleştiren ve anlamsız bulanlara karşı tenkitlerini yapmıştır ve bu yazı onun poetikasını ortaya koyar.
Şiirlerinin konusu “ben” olan şair, şiirde toplumcu bir sanat anlayışını değil, bireysel bir anlayışı işlemiştir. Üyesi olduğu Fecr-i Âtî4 topluluğunda adından söz ettiren ve ilerleyen zamanlarda hareketin öne çıkan tek şairi olmuştur. Bir kısım şairler önce bireysel şiir yazıp daha sonra memleketin durumundan dolayı bu görüşten vazgeçtiklerini söyleseler dahi, Haşim bu sanat anlayışını hep aynı çizgide sürdürmüştür.

HAŞİM’İN ŞİİRLERİNDE GÖRÜLEN EDEBÎ AKIMLAR
Haşim’in şiirlerinde görülen başlıca edebî akımlar “sembolizm ve empresyonizm”dir. Poetikasından da anlaşılacağı üzere şiiri saf ve bireysel koldan ilerleyen bir olgu olarak görmektedir. Onun için şiirde ahenk anlamdan önce gelir. Mallerme’in şiir anlayışı Haşim’de de görülür. Mallerne şiir hakkında: “Şiir bir fikri, bir duyguyu ahenkle, sembolle anlatan edebî bir melodidir.” (ÇETİŞLİ, s. 123) demektedir. Haşim de bu görüşün paralelinde bir ifadeyi poetikasında kullanmıştır.

“Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın mutavassıt bir lisandır.” (ÇETİŞLİ, s. 123).

BÜLBÜL ŞİİRİ
Konu: Bübülün güle olan hasreti ve bu hasretin neticesinde oluşan hisler.
Tema: Divan şiirinden itibaren mazmunlaşan gül ve bülbül hikâyesine atıfla şiirde bir hasret ve bekleyiş hissettirilmiştir.
Şekil Özellikleri: Bir dörtlük ve bir beyitle yazılmıştır.
İmgeler: Gül, Bülbül, Hazan, Seher

ŞİİR TAHLİLİ
“Bir gamlı hazânın seherinde
Isrâra ne hâcet yine bülbül?”

Haşim, çocukluk yıllarını adeta bir travma ile geçirmiştir. Küçük yaşta kaybettiği annesi ve geldiği İstanbul, onda bir melankolinin oluşmasında etkili olmuştur. İçine kapanık ve karamsar bir şekilde büyüyen Haşim’in bu özellikleri şüphesiz şiirine de yansımaktadır. Nitekim şiirin ilk mısraında kullandığı kelimeler “gam” ve “hazan”dır. Gam; dert, hüzün demektir ve hazan da hüznün mevsimidir. Melankolikler için de sarı renk ve sonbahar, sonbaharın döktüğü kurumuş yapraklar adeta hüznün birer vesikasıdır. “Israra ne hâcet yine bülbül” mısraında da şair, gül-bülbül hikâyesine atıfta bulunmuştur. Bülbül, gülün yine her gün olduğu gibi açılışını izlemek ister ve bir türlü göremediği o güzellik için ötmeye başlar ve buna uzun süre devam eder. Haşim de burada artık bülbüle ısrar etmemesini yani ümidini kesmesini söylemektedir. Bu, tam bir melankoli hâlidir.

   “Bil, kalbimizin bahçelerinde
   Can verdi senin söylediğin gül!”

Yine bu mısralarda gül-bülbül hikâyesinin işleyişi devam etmektedir. Bülbül gülün açılması için kendisini gülün dikenine batırır ve onun göğsünden akan kanla gül kırmızı bir renkle açar. Bahçedeki diğer gülleri gözü görmeyen bülbül, canı pahasına da olsa gülü o hâlde görmek ister. Haşim de “Can verdi senin söylediğin gül” diyerek o gülün artık öldüğünü söylemektedir. Divan şiirinin en çok kullanılan mazmunlarından birisi olmasından yola çıkarsak bu gülün ölmesini divan şiirinin de artık edebiyat sahnesinden çekilmesine bağlayabiliriz.

   “Savrulmada gül şimdi havâda
   Gün doğmada bir başka ziyâda”

Haşim’in, şiirinde en çok işlediği zaman dilimi güneşin doğmaya veya batmaya başladığı zamanlardır. Özellikle güneşin batışı esnasında oluşan kızıllık, adeta onun ruh hâlini yansıtır. Haşim için gözlerden uzak ve kendi içine kapanık bir vakit en ideal olan vakittir. Gülün savrulması da, artık işlediği gül-bülbül hikâyesinin de bittiğinin bir göstergesi olarak ele alınabilmektedir.


1 20 Eylül 1921 “Dergâh”
2 Türk Edebiyatında Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’in şiirleriyle oluşan ve gelişen şiirdir.
3 5 Ağustos 1920, Dergâh s. 113-114
4 Edebiyatımızda Servet-i Fünûn topluluğunun ardından ortaya çıkan ve bir bildiri ile kuruluşunu ilan eden ilk topluluktur. 1909-1912 yılları arasında edebiyatımızda yer edinmiştir.

25 Kasım 2016 Cuma

KARABİBİK’TEKİ NATÜRALİST UNSURLAR ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME DENEMESİ

Mustafa Yıldız

Nâbizâde Nâzım (1864-1893): Türk edebiyatında realist- natüralist ekol çerçevesinde eser vermiş yazarların başında gelir. Bu akımların izinde yazılmış olan en önemli eserlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Karabibik’tir. Bununla ilgili olarak Kenan Akyüz’ün şu tespiti dikkat çekicidir: Karabibik’in ön sözü, Türk edebiyatında realizm ve natüralizmin ilk ve küçük beyannamesi hâlindedir. Yazar, burada -yanlış olarak “insanın ve cemiyetin yalnız kötü yönlerini anlattığı” sanılan- realizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik’i yazdığını söyler.

Karabibik’in yazılış gayesini açıkladıktan sonra, ilk olarak natüralizm akımının ortaya çıkış sebebine, göze çarpan temel özelliklerine ve bu doğrultuda romandaki natüralist unsurlara değineceğiz. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da doğan bu akım, genel olarak gerçekçiliğin bilimsel deneylerden faydalanan bir türü olarak tanımlanabilir. Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ile bir edebiyat akımı niteliği kazanan natüralizm, hiçbir yaratıcıya gerek duymadan kendi kendine yaratılmış bir doğayı temel olarak kabul eder.

Natüralizm akımının dikkate değer bir özelliği de insanı olduğu gibi, her yönüyle yansıtmasıdır. İyi-kötü, güzel-çirkin, vurdumduymaz-karamsar, ahlaklı-ahlaksız… Biz bu yönüyle natüralist bir yazara, hayata tam ortadan bakan, bütün tabularını yıkmış, olayları apaçık, olduğu şekilde gösteren -tarafsız- bir gözlemci olarak bakabiliriz. Karabibik’te bu gözlemi net bir şekilde görürüz. Romanda, Hatip’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girer ve tarladaki yaprakçıkları yemeye başlar. Bunu gören Hatip’in ekin ortağı Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, elindeki kalın boynuz dalıyla eşeğe bir âlâ sopa atar. Ağzına gelen her şeyi de söyler. Buradaki vaka bu şekilde sona erer. Dikkat edilirse yazar, burada sadece olayı anlatmakla iktifa eder. Kendinden bir yorum eklemez. Bu da yazarı, natüralist çizgiye çeker.

Burada dikkat çeken bir diğer özellik ise insanların ağızlarına olmadık sözler almalarıdır. İnsana ilişkin gerçekçi bir durum olan kötü söze de yer verilmiştir bu eserde. Bu da natüralizmin önemli addedilen bir başka özelliğidir. Yukarıda zikredilen vakada Karakâhyaoğlu Ali Çavuş, eşekte suç yok, asıl suç, sahibi olan eşekte, der. Karşı taraftaki şahsa hakaret söz konusudur. Bu açıkça hissettirilmiştir okuyucuya. Natüralizm akımının bu özelliğine bir örnek de şu şekildedir. Romanın başkişisi Karabibik, sefilane bir hayat sürdürmektedir. Babasından kalma birkaç dönüm tarlayı da başkalarından kiraladığı hayvanlar aracılığıyla işleyebilmektedir. Bu da bütçesine doğal olarak hayli ağır gelmektedir. Bu duruma bir çare bulmak için kızı Huri’yi, Koca İmam’ın kayınçosu Sarı Simayil ile evlendirme düşüncesindedir. Huri’yi Sarı Simayil’le evlendirirse Koca İmam’ın hayvanlarından parasız yararlanacaktır. Lakin Koca İmam, Sarı Simayil’i bir başkasıyla evlendirmeyi ister. Bunu haber alan Karabibik, bir hayli üzülmüştür. Akşam eve geldiğinde yemek yerken kendi kendine konuşur, Huri de alık alık Karabibik’in suratına bakar. Bunun üzerine Karabibik, hakaretvari şu sözleri söyler: Bu kez Huri’yi goşarım.

Yazar, “goşarım” kelimesini bilhassa kullanır. Çünkü natüralist yazarlar, eserlerindeki kişileri, yaşadıkları coğrafyanın dil özelliklerine göre konuşturmayı ilke olarak benimsemişlerdir. Bu şekilde çok daha fazla realist-natüralist olacaklarına inanırlar. Bu özellik de natüralizm akımının en önemli bir başka şiarıdır. Eser baştan sona bu dil hususiyetinin eserde işlenmesiyle sürer. Bu durum ile alakalı olarak Nâbizâde Nâzım, romanının ön sözünde şu ifadeleri kullanır: Olaya kendi duygu ve düşüncelerini hiçbir biçimde katmamak, gerçekçi romancının temel görevlerinden olup öykü hep o biçimde sürdürülmüştür. Bulacağınız yargı ve düşünceler, hep olayın kahramanlarının kendilerine özgüdür. Benimle hiçbir ilgileri yoktur. Olayın kahramanlarını kendi düşüncelerince, dillerince konuşturmak, sözü edilen kurallardan olduğu için ben de konuşmaları bu biçimde yazdım. Böylece dilimize, edebiyatımıza değersiz bir hizmette bulundum sanırım. Yazar, bu şekilde yazmasını da şöyle açıklar: Benim düşünceme göre her yerde halkımızın dilini incelemek, toplamak ve birleştirmek gerekir. Böylece dilimiz düzeltilir.

Bu durumu da birkaç pasajla örneklendirmeye çalışalım. Romanın birinci bölümünde geçen şu konuşmayı naklediyoruz. Karabibik çok yorulmuştur ve hastadır. Sol böğrünü tutarak yüzünü ekşitip der ki:

— Hay kâfir! Ay şu yamaçta oturup yatır.
Mustafa ile Deli Ali bunun üzerine merhamet gösterdiler.
Mustafa dedi ki:

— Sabah geçmeden çit çekiyon.
Karabibik içini çekerek şöyle der:

— Koca İmam öküzlerini erte gün verecek. Bugün vimedi kim.
Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi aceleyle der ki:

— Doğru be! Koca İmam kayınçasını everiyormuş.
Diğer ikisi birden şaşkınlıkla:

— Sarı Simayil’i ha!

Bir başka konuşmayı da eserin üçüncü bölümünde geçen bir olaydan olduğu gibi naklediyoruz. Ertesi gün Karabibik yatağından sıçrayıp kalktığı zaman güneş henüz doğmak üzereydi. Kalkar kalkmaz dolma gibi bir sigara tutuşturdu. Ocak sönmüş, koru bile geçmişti. Huri hâlâ horul horul uyumaktaydı. Karabibik, kızını ayağıyla sarsarak:

— Hett! Huri! Zıbla görem… Gün çıkıyo be. Dihiy, diye bağırdı.

Natüralizm akımının en önemli özelliklerinden bir başkası ise tabiatı uzunca tasvir etmesidir. Bu eserde de tabiat ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Hususen köy hayatı bu romanla edebiyat tarihimizde ilk örneğini vermiştir. Bununla ilgili olarak yazar şunları söyler: Romanın alt yapısını Anadolu’daki köylerimizden seçmemde bir düşüncem vardır ki, bu da köylünün, çiftçilik dünyasının yabancısıysanız size o dünya hakkında fikir vermiş olmaktır. Öykümdeki olayların yaşandığı yerlerde halkın yaşamı ve uğraşı hakkında yeterli derecede bilgi bulacaksınız.

Bu eserin ayrı bir önemi ise 1950’lerden sonra artmaya başlayan sosyalist edebiyatın köy romanlarından çok daha önce, köy ve yaşantısını herhangi bir ideolojiye bağlı kalmadan anlatmış olmasından kaynaklanır.



Faydalanılan Eserler:
Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, Kenan Akyüz
Edebiyat Bilgi ve Kuramları, Metin Karadağ
Karabibik, Nâbizâde Nâzım

5 Eylül 2016 Pazartesi

İKİ BÜYÜK DOST: ZİYA OSMAN VE CAHİT SITKI

Mustafa Yıldız

Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956): Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızın iki mühim şahsiyeti… Şairlerin genelinde olduğu gibi, bu iki şair de şiire başladıkları dönemlerde birçok şairin tesiri altında kalmıştır. Lakin bu tesir, onların sanat gücünü ortaya koymalarını engellememiş; bilakis kendi üsluplarını, seslerini bulmada onlara öncülük etmiştir. Buna en güzel misal olarak da Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğu içerisinde şairlik yönü itibariyle ün yapmış tek isimdir. Ziya Osman, Yedi Meşale topluluğunun şiir kanadını tek başına temsil etmiştir desek yanlış olmaz. Bununla beraber Cahit Sıtkı da 1946’da düzenlenen ve Attilâ İlhan’ın Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikinci, Fazıl Hüsnü’nün de Çakır’ın Destanı şiiriyle üçüncü olduğu şiir yarışmasında, Otuz Beş Yaş şiiriyle birincilik ödülünü kazanmıştır.

Biz bu çalışmamızda, şairlerimizin edebî yönlerinden ziyade, dostlukları üzerinde durmakla iktifa edeceğiz. Bu iki şairin tanışması Galatasaray Lisesi yıllarına rastlar. Ziya Osman lise 1. sınıfı geçememiş ve yeniden sınıf tekrarı yapmak durumunda kalmıştır. O yıl Galatasaray Lisesi 1. sınıfına kaydolan Cahit Sıtkı ile aynı sınıfa düşmüş ve bu durum onların tanışmasına vesile olmuştur. İlk yıl sadece ileride başlayacak olan dostluğun tohumları atılmıştır. İkinci yılda yeşerecek olan dostluğun nasıl başladığını Ziya Osman şöyle anlatır: Lise 2’ye geçtiğimizde yeni sınıfımızda herkes kendine yer beğenir; çalışkanlar önleri, daha az çalışkanlar daha gerileri seçerken Cahit’le ben, birbirimizi çekmiş gibi, bir sırada buluverdik kendimizi. Ama artık ben yatılı olduğum için iş sırayla, sınıfla kalmıyor; yemekhane, yatakhane, tam manasıyla okul arkadaşlığı başlıyor, günler ve gecelerimiz bir arada geçiyordu. O iple çekilen hafta başlarını sanki aynı ipin ucundan tutmuş, beraber çekiyor, cumartesi günleri tatlılı öğle yemeğinden sonra yeni elbiselerimizi giyinmek üzere önce yatakhaneye, sonra tıraş olmuş, şıklaşmış, bütün haftanın ders sıkıntılarını, okul içinde giydiğimiz eski elbiselerimizi dolabımıza tıkıvermekle unutmuş, hafiflemiş, uçarcasına mesut, Beyoğlu Caddesi’ne çıkıyor; bir buçuk günlük hürriyetimize kavuşuyorduk.1

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın dostlukları öylesine içtendir ki, bu içtenlik, birbirlerinin şiirlerine müdahale edecek seviyeye gelmiştir. Ziya Osman, Cahit Sıtkı’ya gönderdiği bir mektubuna “Ahret” isimli şiirini de ilave ediyor ve şiirin sonu şu şekilde bitiyor:

… ve annem şaşıracak:
“Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum?” diye.

Bu mektuba mukabil Cahit Sıtkı 1 Şubat 1939 tarihli mektubunda bu mısrayı “Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli” şeklinde düzeltiyor ve şunları ilave ediyor: Şimdi, benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim. Bir kere, annen seni hemen tanıyor değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki? Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: “Ne kadar da büyümüş” ve “görmeyeli” kelimesinde bu buluşmaya tekaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele, senin şekildeki “diye”ye hiç lüzum yok.2

Bilindiği üzere bu iki şairimiz uzun yıllar birbirleriyle mektuplaşmıştır. Bu mektupların Türk mektup edebiyatında önemli bir yer teşkil ettiği kanaatindeyiz. Mektuplar, “Ziya’ya Mektuplar” adı altında Cahit Sıtkı’nın ölümünün ardından kitaplaştırılmıştır. Cahit Sıtkı’nın mektuplarından müteşekkil bu eserde Ziya Osman’a yazılmış elli yedi adet mektup mevcuttur. Mektupların her birinde samimiyeti, vefakârlığı, candanlığı görmek kaçınılmazdır. Saydığımız meziyetlere misal olması açısından bazı mektuplardan yararlanmak istiyoruz. Cahit Sıtkı, Paris’ten gönderdiği bir mektubunda şunları yazar Ziya Osman’a:

Bir Tane Ziyacığım,
Evet, anne gibi, sevgili gibi, dost örneği bir tane Ziyacığım. Sana medyun olduğum güzel dakikaları cemediyorum da bu altın hazinelerine bedel yükün altından nasıl kalkacağımı, bu borçların vadesi hulûl ettiği zaman ne halt karıştıracağımı düşünüyorum. Eyvah! Sana olan bütün muhabbetimi ve hayranlığımı seferber etsem de gene borçlu kalacağım. Hayatla şaka edilmiyor. Sen alacaklılar sınıfındasın, ben borçlular sınıfından. Mamafih gene ne mutlu bana ki alacaklım sensin; celp göndermezsin, haciz koydurmazsın ve geceleri uykumu kaçırmazsın. Bütün borçlulara senin gibi bir alacaklı dilerim.3

Bir başka mektupta o vefakâr dosta şöyle seslenir Cahit Sıtkı:

Ziyacığım,
İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım; çünkü sen, benim için yalnız vefakâr ve hâlden anlar bir dost değil, aynı zamanda açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin.4

Cahit Sıtkı’nın annesinin, babasının ve tüm sevdiklerinin yanı başında olduğu hâlde dostluğuna, içtenliğine, gönüldaşlığına ihtiyaç duyduğu tek insan hiç kuşkusuz Ziya Osman’dır. Cahit Sıtkı bu hislerini 1935 tarihli mektubunda şöyle anlatır:

Sevgili Ziyacığım,
Annem, babam ve kardeşlerim yani bir kelimeyle, sevdiklerim arasında olduğum hâlde, senin gibi dostluğuna en fazla güvendiğim ve ehemmiyet verdiğim bir arkadaşın bu muhabbet çemberinin dışında, şimdilik camlar ötesinde kalmasına gönlüm razı olamıyor… Seni çok arıyorum Ziyacığım.5

Ziya Osman ve Cahit Sıtkı’nın yaşadığı dostluk, belki de edebiyatçılarımız arasında vuku bulmuş en samimi ve en hakiki dostlukların başında gelir. Çünkü onlar tanıştıkları 1928 tarihinden itibaren asla birbirlerini terk etmemiş ve ömürlerinin son gününe kadar gönüldaş olarak kalabilmişlerdir. Edebiyat tarihimizde takdirle anımsanacak bu dostluk, ne yazık ki Cahit Sıtkı’nın hastalanmasıyla sekteye uğrayacak ve ölümüyle de nihayete erecektir. Denilebilir ki Ziya Osman, hayatında aldığı hiçbir üzücü habere Cahit Sıtkı’nın hastalandığı haberini aldığı gibi üzülmemiştir. Bu üzüntüsünü şöyle dillendirir Ziya Osman: Cahit’i meğer ne hâlde görmem kısmetmiş! Cahit, İstanbul’a gene gelmemiş, getirilmişti. Bana -artık ne eve ne çalıştığım yere- uğrayacak hâlde değildi. Onu, yatırıldığını öğrendiğimiz Nişantaşı İşçi Sigortaları Hastanesine görmeye gidiyordum. Tramvaydan Harbiye’de inmiştim. İlerlediğim kadar, ayaklarım geri geri de gidiyordu. Yıllar yıllar öncesi onunla -tuhaf, nedense bir akşamüstü- bu caddeden, konuşa konuşa geçişimizi hatırlıyordum. Bana aşağı yukarı şöyle diyordu: “Ziyacığım, şiirlerin aklına hep sone olarak mı geliyor senin? Neden hep sone yazıyorsun? Otomobilin olsa bile evine bir akşam da tramvayla veya yayan dönmek istemez misin?” Evet, ne otomobille ne de tramvayla, yayan gidiyordum şimdi… Bir zamanlar, bu yollarda bana hemen hemen bu sözleri söylemiş Cahit’i hasta yatağında kim bilir ne hâlde görmeye, kendi yürüyen ayaklarımla yayan gidiyordum.6

Sonunda beklenen olmuş ve Cahit Sıtkı, gördüğü onca tedaviye rağmen iyileşememiş ve ömrü boyunca yalnız bırakmadığı Ziya’sını yapayalnız bırakıp bu dünyadan göçmüştür. Ziya Osman, onunla hastane odasındaki son görüşmesini şöyle anlatıyor: Cahit her ne kadar konuşamıyor olsa da onun yüz ifadesinden neler söylediğini anlayabiliyordum. Birbirimizle o kadar kolaylıkla, öyle tatlı tatlı konuşmuştuk. Yüzünden, gözlerinden öperek ayrıldım. Ta odanın kapısından çıkıp epey uzaklaşıncaya kadar arkamdan, dudaklarının o öpücük hareketi ve sesiyle öpücük yolladı. Hayalimdeki son Cahit, yattığı yerden öpücük gönderen bu yüz; kulaklarımda ondan son kalan ses, bu öpücük sesleridir. Bu sonun da bilinen öteki sonun da acısı hepimizin içinde.7

Bu yazıya, Cahit Sıtkı’nın sanata ne kadar önem verdiğine delil olan, babasına yazmış olduğu bir mektubundaki şu satırları eklemeden geçemeyeceğiz: Babacığım, hayatta muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktadır. Bu eseri meydana getirmek için saadeti memnu telakki etmeli. Benim de çizilmiş bir mefkûrem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil olmak için bir eser meydana getireceğim.8

Bir şekilde bu mektubu okuyan Ziya Osman, Cahit Sıtkı’nın bu düşünceleri üzerine şunları söyler: Uğrunda ölürcesine yaşayıp gene uğrunda öldüğü bu eseri, ilk deneme ve son hastalık yılları çıkarılırsa, yalnız yirmi yılda meydana getirdiğine işaret ettikten sonra yapabilecek tek hareketi yapıyor, o ufacık vücudun kısacık ömrü boyunca büyüklükte birbiriyle boy ölçüşmüş insanlığı, şairliği ve arkadaşlığı önünde saygıyla eğiliyorum.9 Ziya Osman, biricik dostunun ölümü üzerine, hafızalardan silinmeyecek şu şiiri yazmaya muvaffak oluyor ve şiiri “Düşümde” ismiyle yayınlıyor ve Cahit Sıtkı’dan bir yıl sonra -1957’de- dostuna kavuşuyor.

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler.

Baktım ki, toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz.

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı,
Bense uyandıktan sonra.






1 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 8, Varlık Yay., İstanbul, 2001.
2 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s.. 56., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
3 a. g. e., s.. 66.
4 a. g. e., s. 54.
5 a. g. e., s. 53.
6 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur. Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 39., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
7 a. g. e., s. 43.
8 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.
9 Ziya Osman Saba’nın bu yazısı, Ziya’ya Mektuplar isimli kitabın, mektuplardan önceki kısmında mevcuttur., Ziya’ya Mektuplar, 2. bs., s. 44., Varlık Yay., İstanbul, 2001.

16 Ağustos 2016 Salı

RAFET ELÇİ VE ŞAİR ÜZERİNE

Mustafa Yıldız

Rafet Elçi (D. 1979): Şair ve yazar. İsmini sıkça duyduğumuz Şair adlı romanın yazarı (2011). Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda, Rafet Elçi ismine hiç de yabancı olmadığımızı fark edeceğiz. Çünkü “Şair” adlı roman, Elçi’nin ilk eseri değil… Yazarın, bu romandan önce yayımlanmış dört eseri daha var. Önceki eserlerine baktığımızda karşımıza ilk olarak Kemiğe Dayanmış Yaralar adlı şiir kitabı çıkmaktadır (2003). Ardından yine aynı tarihte yayımlanan Kalbimdeki Monarşi adlı hikâye kitabı ile Kanayan Kafesler romanını görürüz (2004). Ruhlar Pipo İçmez adlı eseri ise modern bir psikoloji romanıdır (2009). Elçi, “Şair”den sonra Türk Harp Kudretinin Sınırları, Yolcu, Ahrar, Gülşen-i Râz (Türkçeye nazım olarak aktarım ve yorum) ve Platon’un Aşkı isimli eserler ile okuyucunun karşısına çıkmıştır. Bütün bu eserlerine bakarak şunu net bir biçimde ifade edebiliriz: Eskilerin tabiriyle, Rafet Elçi, velûd bir şahsiyettir. Hem şiir hem hikâye hem inceleme ve onun sanatının zirvesi sayabileceğimiz roman türlerinde kalem oynatmıştır.

Kısa bir girizgâhın ardından, konumuzla alakalı olduğunu düşündüğümüz birkaç meseleye temas ettikten sonra, asıl konumuza geçeceğiz. Kimi yazarlar vardır, edebiyatın birçok türünde eser ortaya koyarlar; roman, hikâye, tiyatro, deneme… Bu saydıklarımızın yanı sıra şiir de yazarlar. Lakin bu türlerin hepsinde başarılı olmuş çok az edebiyatçımızı sayabiliriz. Şiir türünü yukarıdaki kategoriye almamamızın sebebi şudur: Şiir, nesirden çok farklıdır; bu sebepten ötürü şairlik de nesir yazarlığından ayrı bir hususiyet gösterir, göstermelidir. Mesela Doç. Dr. Yusuf Çetindağ, Şiir ve Tenkit adlı eserinde, ünlü Arap tezkireci Kureşî’nin Hz. Peygamber’e atfen şu sözlerine yer verir: “Şiir, düz yazıdan, Arapların kelâmlarından cezîldir (özlüdür, yoğundur), şiir, onların meclisinde konuşulur, ona kıymet verilir. O, bazen onların arasındaki savaş ve düşmanlıkları çözerken, bazen de savaşlara sebep olur.” Kureşî, yazının devamına şunları da ekler: “Ayrıca Hz. Muhammed ‘Şiir, Arap’ın divanıdır. Şiir hikmettir, beyanda büyü vardır’ dedi.”[1]

Yukarıda, çok az edebiyatçımızın birkaç türde başarılı olduğunu vurgulamıştık. Mesela Tanpınar, iyi bir şairdir; fakat herkes onu romancı kimliğiyle tanır. Romancı yönüyle hafızalara yer etmiştir Tanpınar. Cahit Zarifoğlu, roman da yazmış olmasına rağmen, herkes onun sadece şairlik yönüyle ilgilenir. Bu misalleri çoğaltabiliriz; ama konumuzla pek de ilgili görmediğimiz için lüzumlu saymıyoruz.  Amacımız şuraya gelmek: Şair’i okuduğumuzda iyi bir roman olduğunu açıkça gördük. Bu da ele aldığımız yazarın ehemmiyetini bize bir kez daha gösterdi. Rafet Elçi’yi tanıtırken -dikkat edilirse- şair ve yazar dedik. Yani iki yönü de oldukça kuvvetli Elçi’nin. Eski söyleyişle ifade edecek olursak zü’l- cenâheyn… Bu kanıya nereden vardığımız sorulabilir. Bunu da hususi olarak yazımızın devamında izaha çalışacağız.

“Şair” adlı eser, roman türünün başarılı bir örneği… Lakin romanın içerisine harikulade şiirler serpiştirilmiş. Bu da romana ayrı bir renk katıyor; okunması elzem bir hâle getiriyor romanı. Elçi’nin, romancılığı yanında şairliği de ön plana çıkıyor. Bunlar da sıradan şiirler değil, kaside, gazel ve hiciv türlerinde… Bunlara modern kaside, gazel ve hiciv de demek mümkün. Birazdan kitaptan iktibaslarla bu şiirleri gözler önüne sereceğiz. Ama öncelikle romanda neden şiirlerin yer aldığına bakalım.

Romanın asıl konusunu iki efsane Arap şairinin -bunların birisi Betafanlı Zeyd, diğeri de Gallaklı Tuleyle’dir- Şahikli Sara’ya olan aşkları ve bu aşk uğrunda birbirlerine kelamın kılıcını -yani şiiri- çekmeleriyle sonuçlanan dramatik bir yarışma teşkil eder. Konumuzla alakalı olmadığı için burada romanın tahliline girmeyeceğiz elbette. Lakin Elçi’nin kaleminin ne denli güçlü olduğunu göstermek için birkaç kelam etmemiz zaruri görünüyor.

Zeyd ve Tuleyle, Sara’ya âşık iki gençtirler. İkisi de Sara’yla evlenmek ister; fakat bu hiç kolay değildir. Bunun için hünerlerini sergilemeli ve Arap şiirine yakışır şiirler söylemek zorundadırlar. Bir yarışma tertip edilecek, daha güzel şiir söyleyen, Sara’yı elde edebilecektir. Bu yarışma fikri ise, iki kabileyle de arasının bozulmasını istemeyen Sara’nın babası Şahikli Katayf’a aittir. Günü gelince yarışma başlar ve iki şair, birbirlerine kelamın kılıcını çekerler.

Sara’yı kimin ve hangi yola başvurarak elde ettiğini buraya yazmayacağız; çünkü bu yarışmadaki olayları herkesin bizzat okuması gerektiği kanaatindeyiz. Bunları söylememizin -bizce bir şahesere olan ilgiyi azaltacağından dolayı- doğru olmadığını düşünüyoruz. O önemli olayı Rafet Elçi’nin muazzam üslubuyla herkesin okuması gerekir ve elbette vuku bulmuş mühim hadiseyi de…

Yarışmada şiirlerin okunacağını söylemiştik. Doğal olarak romanda şiirlerin de yer alacağını… Burada Rafet Elçi, adeta kendisiyle yarışmıştır. Çünkü Zeyd, Tuleyle’den daha hünerli bir şairdir. Bundan ötürü Zeyd’in şiirleri, Tuleyle’ninkilerden daha güzel olmak zorundadır. Rafet Elçi, bunu göz önünde bulundurarak okuyucuya adeta “Böyle bir şey olamaz!” dedirtecek kalitede şiirler yazmıştır. Şimdi şiirlere bir bakalım. İlk önce Tuleyle başlar şiir söylemeye:

Sara! Baharın tulû ettiği vâha
Minik bir goncasın sen, bir çocuk daha

İpek ellerinle elmaslara üfle
Her şey bir rüyaya dönüşür seninle

Râm ol sineme, uyu benimle yine
Henüz gölge düşmemiş iken busene

Zira nefesimde tüller sıyıran bir
Ilık, eflatun sihir ve aşk gizlidir[2]

Şiirin devamı da var muhakkak; lakin buraya hepsini almıyoruz. Okuyucu bu mısraları okuduktan sonra, Zeyd’in şiirini görmek için sabırsızlanıyor romanı okurken. Çünkü Zeyd, daha iyi bir şairdir. Bu mısraların fevkinde mısralarla karşılaşılacağı bellidir. Şimdi de Zeyd geliyor:

                Nere gitsem, ne yöne tevcih etsem başımı
                Ruhumda bir siyah hale, bir hüzün akşamı

                Ve Sara’nın çadırı, ah ki şahikası bir
                Mızrağın kalbi misali keskin ve sivridir

                Zira mızrakların uçlarında titrer kalbi
                Sara’nın gözlerini çözüp örtmesi gibi

                O çadır içinden nazar eden uzun siyah
                Gözlerini görüyorum bir rüya gibi. Ah[3]

Şiirler, şairler tarafından söylenmeye devam etmektedir. Fakat biz buraya şiirlerin hepsini alamıyoruz. Diğer şiirlerin, yukarıdaki şiirlerden daha estetik olduğunu da ifade etmeliyiz. Yani bir başyapıtla karşı karşıyayız. Tabir caizse Elçi, burada kalemini konuşturmuştur. Sanki “Ben buradayım, hem şair hem de romancı olarak” demek ister gibidir.

“Şair”in bir başka özelliği de dünya halklarının kendi kendilerini anlatıyor olmalarıdır. Türkler, Türklerin; Araplar, Arapların, Ermeniler, Ermenilerin, Çinliler, Çinlilerin vs. gözüyle aktarılmaktadır. Yani bu kitapta, bir aşk masalından çok daha fazlasını bulabilmekteyiz. Kitabın arka kapağındaki iddialı yazı da kitaba ayrı bir cazibe katıyor. Söz konusu yazı şudur: “Bu romanın bir cevap olması için, Doğu’nun Cevabı…”

Son söz olarak Rafet Elçi için şunları söyleyebiliriz. Henüz çok genç olmasına rağmen bu çapta bir eser verebilmiştir. Kendisini çok iyi yetiştirdiği ve eserini çok sağlam temeller üzerine oturttuğu oldukça belirgin… “Şair”in, Türk edebiyatının en önemli romanlarından birisi olacağını şimdiden söylemekte yarar görüyoruz. 

               
               

[1]  Yusuf Çetindağ, Şiir ve Tenkit, İstanbul, Kitabevi Yay. 2010.  s. 72.
[2]  Rafet Elçi, Şair, İstanbul, Fanus Yayınları 2011. s. 82.
[3]  a.g.e. s. 84.