deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

KANUNÎ'DEN SÜLEYMAN EFENDİ'YE

Mücahit Kılıç

Kadim ve köklü edebiyatlar dönem dönem değişimlere ve dönüşümlere uğramaktadırlar. Bu durumun en bariz örnekleri Türk edebiyatında görülmektedir. Buna örnek olarak Tanzimat Dönemi edebiyatının klasik edebiyat karşısında verdiği değişim mücadelesini görmekteyiz. Aslında buna tam bir mücadele demekten ziyade bir doğa kanunu olarak bakabilmek daha uygun olsa gerek. Bu değişimin yalnızca bir örneği olarak ele alınabilecek dönemlere detaylı olarak göz atmamız elbette şu an için düşünülemez. Biz biraz daha modern zamana doğru ilerleyelim. Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatı, içerisinde birçok edebî hareketi barındırmaktadır. Bunlardan birisi de Garip Hareketi'dir. I. Yeni olarak da isimlendirilen bu hareketin öncü temsilcisi olarak kabul edilen kişi Orhan Veli'dir. Şiir anlayışı olarak geleneksel olana ve eskiye tamamen karşı olduğu söylenen ve bunlara dair unsurları kullanmaktan kaçınan Orhan Veli'nin "Kitâbe-i Seng-i Mezar" adlı şiiri ile Bâkî'nin kaleme aldığı Kanuni Mersiyesi arasında kurulabilecek bir ilişkiden bahsedeceğim. Bu iki şiir arasında ilişki kurmamız için öncelikle aralarındaki benzerlikleri ortaya koymak gerekir. Öyleyse başlayalım. İlk olarak şiirlerde işlenen kişilerin isimlerine bakalım. İki isim de Süleyman'dır. İki isme ithaf edilen şiir de vefatları üzerine kaleme alınmıştır. Kısacası ikisi de mersiye (ağıt) niteliği taşımaktadır. Bu bağlantılar ilgi çekici gelebilir; ancak ortada bir de Orhan Veli poetikası gerçeği var. Kendisi kafiyenin bile ilkel insan işi olduğunu, onun sırf bir şeyi ezberlemek için kullanıldığını ancak sonradan ahenk olarak kabul edildiğini söyler ve bu sebeple kafiyeye de karşı çıkar. Oysa divan şiirinde ahenk en önemli unsurdur desek mübalağa etmiş olmayız. Ancak buna rağmen Orhan Veli de eskiye dair bir şeyleri şiirinde barındırmaktadır. İşte onlardan birisi de Süleyman karakteridir. Bâkî'nin kaleme aldığı Süleyman ile Orhan Veli'nin kaleme aldığı arasında belki de isim olarak bir benzerlik olsa da aralarındaki ilişki zıtlıklar üzerine kuruludur. Bâkî, cihan padişahı olan, dünyaya hükmeden ve derdi sıkıntısı o ölçüde olan bir insanı şiirine dâhil etmektedir. Orhan Veli ise tek derdi nasır olan bir Süleyman portresi çizmekte. İki Süleyman da dünyada dertten çok çekmiştir; ancak birisi içinde bulunduğu mevki ve sorumluluklardan, diğeri ise bir nasırdan... Bu tezatlık bize Orhan Veli şiirinin ironik yönünü de hatırlatmakta. Diğer bir taraftan bir Süleyman geride uçsuz bucaksız topraklar ve bir imparatorluk bırakırken diğer Süleyman’da bu durum tam tersidir. Orhan Veli'nin ironisi burada devreye çok net bir biçimde girmekte. Bir cihan padişahını alıp yerine kimsesi olmayan, nasırı ile dertli Süleyman Efendi'yi koymak ironisi Orhan Veli'nin aklına geldi dediğimizde çoğumuz şaşırmayı bırakırız. İşte bu örnekler ve bağlantılar ışığında aslında nasırından çeken Süleyman, padişah olana karşı bir Süleyman. İkisi de vefat etti ve ikisi de bir mezardan ibaret. Hatta bir mezar taşından. Burada Orhan Veli şiirinin meselesini görmekteyiz. Türk şiirinin "Garip" döneminden bir parça olan bu şiir ile Bâkî'nin padişahın ihtişamına uygun bir girişle başladığı mersiyesi arasındaki ilişki, edebiyatın tarih sürecinde geçirdiği dönüşümün de en bariz örneklerinden birisi olsa gerek. Bu dönüşüm yerini başka akımlara da bırakmıştır. Süleyman Padişah, muhteşem Süleyman, tüm cihanın yükünü omuzlarına alan Süleyman, tarihin kucağında bir dönem sonunda nasırdan çeken, yalnız ölen kimsesiz bir Süleyman ile bağlantılanacaktır. Bu da bize edebiyatın değişimini bariz bir biçimde göstermekte. Tarihin akan ırmağında kadim milletlerin kadim edebiyatları da bu akıntıdan nasibini almakta. Ne diyelim, iki Süleyman'a da rahmet olsun...

ZIDDIN AHENGİ

Elif Musaak

Şu güzelim dünya düzeninde, öyle bir gaye hâsıl olmuştur ki iki zıt birbirine ölesiye mecbur bırakılmıştır. Biri hayatın can damarı sayılan kalbe sımsıkı sarılmış olan kadın, diğeri ise çoğu zaman mantalite esasını kendisine yol edinmiş beyin takımı erkek. Birbirinden olabildiğince uzak iki uç, zıt, siyahla beyaz misalidir varlıkları. Hayatın cilvesidir bu boş gururlarından hezeyan çırpınışları. Çoğu zaman düşündürür beni bu kadar farklıyken nasıl olur da yeri geldiğinde tek vücut olabilir bu iki dünya harikası. Malum, yaratılan her şey bir sebep üzere, ahsen-i takvimde var edilmişken bu muazzam düzenin zıtlığındaki hikmet nazarı, çoğumuzun kaçırdığı belki de ömürlere sığmayacak bir tefekkür sebebidir kim bilir. Sorgulamaktan çok teslim oluşun satırlarıdır bu karalananlar. Kaçışı olmayan hızla sürüklendiğimiz bu girdapvari ilişkinin sonucu özgürlük olmalı her iki taraf için. Varlıktaki yokluk gibi. Birbirine boyanmak gibi. Biraz pembe, biraz mavi gibi. Kana karışmak gibi.

Öyle bir sarılmalı ki verilen imtihan pusulasına, teslim oluşundaki armağan sana sunulanı sonuna kadar hak ettiğin niteliğini taşısın.

Erkek ve kadın hiçbir zaman eşit olmamıştır. Düzeni bozmak isteyenlerin çomağı “eşitlik safsatası”, sözüm ona modern çağ kölelerini yontmak için kullanılan en sessiz kan emicidir. Yaradılış hakikati gereği böyledir ki eşit değil, eş olarak yaratılmışlardır. Erkek de kadın da hayat rollerini gereği gibi üstlendiğinde eksik kalan diğer yarısını er ya da geç bulur ve tamamlanır (istisnaların kaideyi bozmadığı nasipler haricinde). Üstünlük yarışı ise asla değildir bir ömür sürecek olan bu yol arkadaşlığı. Bir üstünlük varsa o yalnızca takvadadır. Kadının meziyetleri farklı, erkeğin ise bambaşkadır. Misal vermek gerekirse erkek evin çatısı ve duvarlarıdır korur, saklar, örter. Kadın ise temelidir; o olmadan bina ayakta durmaz ki en başta inşası bile namümkündür. Yani kadın ve erkeğin misyonu başkadır. Kadının ayağı tökezlediği yerde erkek el verdiğinde, erkeğin nefes nefese kaldığı anda kadının bir bardak suyla imdada yetiştiğinde koşulsuz saygı hâkim olacaktır toplu iğne başı kadar yer etmedikleri sonsuz gökyüzünde.

Gücü, kuvveti de başkadır. Erkeğin bir tokadının acıtamadığı kadar çok acıtır kadının tek bir cümlesi. Yeri gelir ekmeğini taştan çıkartır ancak evdeki evladına ilk muallimesi annesi kadar tesir edemeyebilir. Tüm bunlara göğüs gerebilmek her şeyde olduğu gibi karşılıklı sevgi ve saygıdan geçecektir.

Allah; kadını erkeğe, erkeği kadına muhtaç ve örtü olarak yaratmıştır. Bunu bilerek hareket eden her hanım ya da bey bu bilinçle yuva kurar, aile olur ve birbirlerinin kusurlarını, eksikliklerini tolere ederse ilişkilerin ömrü de lezzeti de sonsuz olur.

Allah'ın rızasını istemek her ailenin ilk görevi, başkıstası olursa birçok dert veyahut sıkıntı zaten yok olacaktır. Eşler önce kendisinde hatayı arayıp sonra yol arkadaşlarına başvururlarsa sorunlar tamamen ortadan kalkacaktır. "Kusur arıyorsan tüm aynalar senin." demiş üstat. Allah için sevmekse hayatta en güzel nasihat.

Ne olursan ol. Önceliğin haddi aşmadan kul olabilme bilinciyle tesir edebilmek olsun çevrendeki tüm hakikat şehirlerine.

Sevgi ve dua ile.

21 Nisan 2017 Cuma

YAHYA KEMAL’İ ANLAMAK

Mücahit Kılıç

Beyatlı, şiirimizin en önemli isimlerinden birisidir. Bu, kuşku uyandırmaz bir gerçek. Türk şiiri modern formuna onun şiiriyle adım atmıştır. Sadece şiir mi? Elbette hayır. Beyatlı şair kişiliğinin yanı sıra bürokratik, edebî ve tarihî bilgisiyle geniş bir entelektüel birikime sahiptir. Üsküp'ten İstanbul'a bir sevda seyrine çıkmıştır. Aklıyla, kalemiyle, bilgi ve birikimiyle adeta bir “Türk portresi” çizmiştir. Beyatlı, debisi ülkeleri, kıtaları ve dahi tüm cihanı ardına katan bir medeniyet ırmağının suyundan kana kana içmiştir. Adına eski denilen o eli yüzü tozlu koca ihtiyarın ellerini sıkıca tutmuş ve “Bakın işte burada o koca ihtiyar. Bu koca medeniyet burada!” demiştir. En çok şikâyet ettiği konuların başında bu medeniyetin tarihin seyrini değiştirmesine rağmen o büyük tarihi kaleme almaması gelmektedir. Anadolu'ya akın eden Alparslan onun için Türk tarihinin dönüm noktasıdır. 1071 yılı ise büyük Türk medeniyetinin kaynağını İslam'ın berrak sularına karıştırarak insanlık tarihinde adaleti, refahı ve medeniyeti yeşerten tohumlarını atması demektir. Medeniyet yalnızca kılıçla yükselen bir mefhum değildir onun için. Medeniyet Bâkî'dir, Itrî'dir, Koca Sinan'dır. Medeniyet şiirdir, musikidir, mimaridir. Türk-İslam medeniyeti bu değerlerle yükselmiş ve cihanşümul bir saadet evine dönüşmüştür. Beyatlı da bu medeniyete hasret ve özlemle göz kırpmaktadır. O, Süleymaniye'nin içinde Türk akıncılarını, Mohaç'ı, Çaldıran'ı, Yavuz'u, Alparslan'ı hissetmekte, kalbi bu medeniyetin bir evladı olmanın heyecanı ile çarpmaktadır. Yahya Kemal'i anlamak dedik. Yahya Kemal'i anlamak nedir peki? Bugün baktığımızda tarihimize ve medeniyetimize ne kadar Beyatlıca bakmaktayız? Süleymaniye bizim için yalnızca taşları çok eskiden dizilmiş bir yapıdan mı ibaret? Ayasofya bir müze mi yalnızca? Ezan-ı Muhammedî, duyduğumuzda sadece müziğin sesini kıstığımız bir nağme mi? Beyatlı'yı anlamak, Türk-İslam medeniyetinin kaynağından bir yudum su içmek demektir. Şiirleriyle medeniyetimizin sesi olan, ahengi olan, fikri olan büyük üstat Yahya Kemal, İstanbul'a âşık bir münevverdi. Peki, İstanbul'u anlayabiliyor muyuz? Taşı toprağı altın “kanımca Türk ve İslam olan” bu şehri ne kadar anlıyoruz? Yahut o şehir eski İstanbul mu? Son zamanlarda tarihe ve Türk medeniyetine bir ilgi söz konusu… Bu, sevindiricidir elbette. Ancak bu medeniyeti anlamak, yaşamak ve iliklerimize kadar hissedip yeniden eski ihtişamına kavuşturmak için bir amentümüz olmalı. Bunun başlıca yapı taşı da Türk mefkûresini, Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk sanatını anlamak ve içselleştirmektir. Bize tabir-i caizse yutturulmaya çalışılan uyuşturucu hapları yutmadan tarihimize; sanatımızla, mefkûremizle, mimarimizle, irfanımızla yönelmeliyiz. Hamasi söylemlerle, bilinçsiz bir şekilde sadece tarihe değil, basit bir konuya dahi yönelmek bize boş söylem ve sloganlardan başka bir şey kazandırmayacaktır. Yahya Kemal dizeleriyle tarihimize göz atmadan, Süleymaniye'de, Sultanahmet'te, Selimiye'de, Itrî'nin Nevâ Kâr'ında pişip olgunlaşmadan bulunabilecek bir cevher değil bu medeniyet. Çaldıran'da kalkan tozların yaktığı gözlerdedir medeniyet. Türk akıncılarının tekbirlerinde, Nedîm'in dizelerinde, şarkılarındadır medeniyet. Bugün yapılış amacı sanat için olmayan, hiçbir estetik değer taşımayan Eyfel Kulesi’ne bile hayranlıkla bakan Türk genci, yanı başındaki Süleymaniye'ye, Galata'ya, Selimiye'ye neden kör olmaktadır? Beyatlı'yı anlamak bir bakıma gözlerimizin açılması demektir. Gözlerin, kulakların, kalplerin ve fikrin. Türkçe bakmak, Türkçe hissetmek ve Türkçe düşünmek için Türkçenin bu büyük ustasına yalnızca kulaklarımızı değil, aklımızı ve kalbimizi de yöneltmeliyiz.

21 Ekim 2016 Cuma

DİVAN ŞİİRİNDE BİR AŞK YOLCULUĞU

Mücahit Kılıç

Sevmek ve sevilmek eylemlerinde, sevginin ve sevmenin kâğıda döküldüğü zamanlarda karşımıza şiir müessesesi çıkmaktadır. Bu hadise, tarihin her devrinde bu şekilde tezahür etmektedir. Edebiyatlar çoğunlukla bu iki vaka etrafında oluşur. Gelin şimdi hep beraber edebiyatımızın 600 senesini aşkın bir zaman dilimini kapsayan dönemine bir yolculuk yapalım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum. Nasıl ki her devrin bir siyasi atmosferi var, her devrin de bir âşık portresi ve her devrin bir aşkı vardır. İşte biz de bu devirlerden birisi olan edebiyatımızın klasik devrine yahut daha yaygın ismiyle divan edebiyatına bir bakış atacağız.

Divan şiiri, odağını âşık-maşuk ilişkisi üzerine kuran ve gerek beşerî gerekse ilahi anlamda işlenen aşkın çoğu zaman mübalağalar eşliğinde yaşandığı bir şiirdir. Zaten duygular da bir bakıma mübalağaya en çok kapı aralayan ruh hâlleri değil midir? Şimdi benden delil isteyeceksiniz ve bu gayet tabii bir beklentidir. Haydi, başlayalım.

Gel gel beri ki savm ü salâtın kazâsı var 
Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok

(Nesîmî)

Gel, gel beri ki, orucun ve namazın kazası var; (ama) sensiz geçen günlerin kazası yok.

Kaza etmek, dinde vaktinde yapılmayan bir ibadetin daha sonra telafi maksadıyla yapılması diye kısa ve basit bir tanımlama ile ele alındığında burada şair için ilk bakışta sevgilinin namazdan ve oruçtan daha önce geldiği gibi bir anlam ortaya çıkabilir. Ancak bu, bir şiirdir ve şiir de pek tabii bir duygu işidir. Duygular da mübalağanın müsebbibidir. Namazı kazaya bıraktığında tövbe isteyeceği bir Allah var iken, sevgiliyi bir an olsun terk edince bağışlanma dilenecek kim ola ki? Belki de şair bize yine en merhametlinin kim olduğunu burada göstermek istiyordur. Düşünmek de bizim işimiz olsun o vakit.

Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder 
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni 

(Nedim)

Ey nazlı yârim! Üzerinde gül resimleri bulunan ipek elbise giydin; ama korkarım ki bu elbisedeki güllerin dikenlerinin gölgesi seni incitir.

İşte alın size mükemmel bir mübalağa örneği. Hepimiz sevdiklerimize bir kötülük dokunmasından korkarız, hele hele bu duygu aşk derecesinde bir yoğunluk olan bir his ise ve bu hisler Nedim gibi bir şair tarafından ele alınmışsa orada bu türden bir sakınma görmek sizi şaşırtmasın. İnsan sevdiğini gözünden sakınır elbette. Ona bir kötülük dokunmaması için adeta canını seferber eder. Bu sakınma, eğer divan şiirindeyse bu, sevgiliyi giydiği elbisedeki gül deseninin dikeninden dahi sakınmaya kadar götüren bir hissiyattır. Divan şairleri için sevgili bir yaşam kaynağıdır. Şiirleri de bu kaynaktan kana kana beslenmiştir. O sebeple sevgiliyi bu denli sakınmaları da hoş karşılanmalıdır. Tabii, Nedim üslubu da bu sakınmayı bu denli ince bir düşünce ile ifade etmedeki en önemli unsurdur.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb 
Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır

(Fuzûlî)

Ey tabip! (Ben) aşkın derdiyle hoşnutum, bana ilaç vermekten vazgeç, (zira) benim ölümüm senin vereceğin dermandadır.

Divan şiirinin en büyük ustalarından olan Fuzûlî, aşka ve âşıklığa başka bir boyutla bakmamızı sağlamakta. Divan şairleri aşklarını sevgiliye canlarını verecek şekilde yaşarlar. Onlar için sevgilinin yolunda acı ve eziyet çekmek bir mutluluk ve adeta bir yaşama sebebidir. O sebeple eğer bu şairlere birisi olur da bu aşktan kurtulmaları için bir çare sunarsa onlar bunu kesin olarak reddederler. Çünkü eğer âşıktan maşuğu alırsanız ondan geriye ne kalır? Sevgilinin ona sunduğu tek şey cefa da olsa, âşık bunu seve seve kabul eder ve bunu bir ilgi ve lütuf olarak görür. Divan şiirine ve divan şairlerine bir nefeslik de olsa bir göz atmış bulunmaktayız. Bu tür örneklere sayısız denecek kadar çok rastlayabiliriz. Elbette aşk her dönemde ele alınmıştır. Elbette, aşka insanlığın her devrinde rastlama imkânımız vardır. Biz de aşkın divan şiiri safhasını ele aldık. Ancak bu devir için kanaatimce şu değerlendirmeyi yapabilirim: Aşk; aklı, ezici bir üstünlükle ele geçirmiştir.

DİL AİLELERİ VE ÖĞRENİMİ

Bülent Bulut

Dünya üzerinde en güvenilir verilere göre 6.000’in üzerinde dil konuşulmakta. Bu dillerin oluşumları ile ilgili gerçekliği tartışılır birçok teori ileri sürülmektedir. Bu konuda monojenist -dillerin tek bir kökten türediğini kabul eden- görüşe sahibim; zira etimolojik ve morfolojik olarak birçok dilde; kökende ve yapıda ortaklık göze çarpar. Siz değerli okuyucuları fazla teoriye boğmadan dil öğrenimi açısından bizlerin hangi yollardan hareket edeceğini biraz açalım istiyorum.

Dillerin hepsi bir aileye mensuptur. En bilinenleri Hint-Avrupa, Hami-Sami ve Ural-Altay dil aileleridir. Hint-Avrupa dilleri morfolojik olarak çekimli dillerdir. Latin ve Sanskrit kökten kaynaklanan muazzam bir kelime hazineleri vardır. Gramer yapısında bir “ahenk” mevcut olsa da genellikle öğrenme aşaması bizler için zorlu geçer. Bu dil ailesinden bilhassa Avrupa dillerinin gramer yapısının Türkçe gramere zıt olduğu bariz bir gerçek. Buna İngilizceyi örnek verirsem ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim. Fakat öğrenme ve kolaylık açısından Hint dilleri grubunda yer alan dilleri ve bilhassa Farsçayı ayrı tutmam gerekecek; zira ortak kültürle gelen ortak kelime çokluğu ve gramer yapısındaki benzerlik sayesinde bir Türk’ün en kolay öğrenebileceği Hint-Avrupa dil ailesine mensup dildir. Kendinizi rahat ve kelime tekrarına düşmeden ifade etmek isterseniz bu dil ailesinden “Farsça” benim favorim.

Hami-Sami dilleri ise yeryüzünün en eski ve en kutsal dillerini ihtiva eden dil ailesidir ve yine yapısal bakımdan çekimli dillerdir; fakat Hint-Avrupa dillerinden farklı olarak bu dil ailesinde genellikle kelimenin kök sessizlerine sadık kalınır. Peygamberimizinin dili Arapça, Hz. Musa’nın dili İbranice ve Hz. İsa’nın dili olan Aramice bu dil ailesinde yer alır. Arapçayı temel alarak düşündüğümde bu dil ailesini tek kelimeyle ifade etmek isteseydim o kelime muhakkak “mânâ” olurdu. Hissî hitap katsayısının oldukça yüksek olduğu bu dil ailesinin tınısı insanoğluna hep bir uhrevilik hatırlatmıştır. Belki de yüce Yaratıcı sırf bu yüzden peygamberlerini ve onların risalelerini bu dil ailesine mensup kılmıştır. Bu dil ailesinden bizim için öğrenmenin en kolay olacağı dili söylememe gerek yok. Zaten Arapça olduğunu anladınız.

Ural-Altay dillerine gelirsek bu ailedeki bütün diller sondan eklemelidir. Yani hangisini öğrenebiliyorsanız öğrenin. Bu, bizim açımızdan büyük bir kolaylıktır. Buna Japonca ve Korece de dâhil. Şayet bazı filologlar bu iki dilin izole dil -dünya üzerindeki hiçbir dille akrabalığı olmayan- olduğunu söyleseler de ben kendi dil ailemizden oldukları görüşünü savunanlardanım. Sondan eklemeli oluşları bu dil ailesine enfes bir “kıvraklık” sağlamakta; zira çeşitli eklerle kelimenin kökü değişmeden farklı türevlerde kelime üretmede bu dil ailesinin üstüne yoktur.

Favori dil bekleyen varsa üzgün değilim; çünkü hâlihazırda Türkçe üzerinden devam edeceğim.

Tarih boyunca farklı dillere mensup milletlerle olan iletişimlerimiz neticesince vuku bulan kültür ve bu kültürle gelen kelime alışverişlerinden kaynaklanan zenginlik, dilimizin hayli “kıvrak” bir yapıda olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum dilimiz üzerinde müthiş bir gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu gelişimin en nihai ve kâmil tezahürü de muhteşem Osmanlı Türkçesidir. Zira bu dil; İslam coğrafyasında hayli sempatik, artistik ve gayet kibar bir lisan profilinde olmakla birlikte Arapçanın mânâsına, Farsçanın ahengine maliktir. Bu durumdan mütevellit Osmanlı Türkçesini öğrenmek; Farsça üzerinden Hint-Avrupa dillerine, Arapça üzerinden Hami-Sami dillerine ve Türkçe üzerinden de Ural-Altay dillerinden istediğimizi öğrenmek için bizlere büyük kolaylıklar sağlamada tek başına yeterli olacaktır.

9 Eylül 2016 Cuma

LÂF Ü GÜZÂF ÇIKMAZI

Bülent Bulut

2

Herkesin terk edemeyişleri vardır elbet, zaten monotonluk atfettiğimiz günlerimizin bize geri dönüşleri böyle, diyebilirsiniz, haklısınız da. Dünya meşgaleleri bunu gerektiriyor. İnsanlıktan dem vuracağımız nadide anlarımızı aldılar elimizden, mecburiyetlerimiz ve dahi sorumluluklarımız var. Yol uzun, zaman kısa ve yorgunuz. Hayatın artık kök salamayacağı mutantlara dönüşmüş bile olabiliriz -buna gülün lütfen.- Bütün bunlara rağmen iki kirpiğimizin arasında olan zamandan biraz sıyrılıp hayal dünyamıza doğru yol alalım.

Hayaller zamana ait olgular değildir. Zamana ait olmadıkları gibi bir mekân aidiyetleri de yoktur. Türlü türlü roller biçeriz kendimize. Kontrol hep bizdedir çünkü, kontrolümüzde olmayan rüyalara inat.

Hayaller bize yeni zamanlar ve mekânlar oluşturur. Örneğin sırtınızda tekli bir koltukla yeni evinizin merdivenlerini çıkarken lüks bir masaj salonunda dinlenebilir, masa başında bilgisayarla uğraşmaktan beyniniz yanmışken imrendiğiniz birisinden rol çalabilir veya bacağınız kırık bir hâlde hastane odasında uzanırken capoeira yapabilirsiniz. Basit velakin hayaldir en nihayetinde. “Hayaller de nereden çıktı şimdi” diyebilirsiniz tabii. Fakat size edebîleşmek ve ebedîleşmekten bahsetmem gerekiyorsa hayalleri es geçemem. Tıpkı hisleri de es geçmeyeceğim gibi...

Edebîleşmekten bahsedeceksek hislerin ve hayallerin bir ahenk oluşturması gerekir. İlhamın arz-ı endam edeceği bir gönül hâli ancak böyle mümkün. İşte, o zaman insan olmaya bir adım daha atmışız demektir.

"Ne yani! Bu hâlde olanlara bile tam manasıyla insan denemiyorken kendimizi nasıl tanımlayacağız?" cinsinden zekice bir soruyu kendinize sorduğunuzu varsayarak diyorum ki; çoğunluğumuz “insansılarız” -bu tabiri hak ettiği bir anlatımla genişletmeyi bir borç bilirim- görüntü itibarı ile insanız yani.

İçiniz rahat olsun, ilhamda insan ya da insansı şartı aranmaz. Aynı şekilde zaman ve mekân şartı da. Bir his ve hayal ahengi içerisinde olsanız da o durum geçtikten sonra bile gelebilir ilham. Bunu ruhumuzda hissettiğimiz derûnî rezonanstan anlayabiliriz. Zaten bu yüzden adı ilhamdır: “ilahi bir ikram.” Bu ikram kimden geliyorsa yerini de vaktini de o tayin edecektir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken tek gerçek ve can alıcı nokta şudur ki, edebî olmak adına yalancı eserler türeterek kendimizi ve dahi başkalarını kandırmak gibi bir duruma düşmekten sakınmalıyız. Nasıl mı? Tek bir örnekle açıklayayım, kâfi. Misalen birisini karşılıksız sevmeden yani aşka en yakın o duyguyu tatmadan -ki efsunlu bir takım kelimeler de dimağınızda hâl-i hazırsa- edebî olarak çok güzel bir sevda şiiri yazabilirsiniz; lakin o şiir ebediyet ekseninde yaşanmamış olduğundan sinelerde hiç yazılmamış kabul edilecektir. En azından benimkinde…

İşte, bu denli hisler ve hayaller hengâmesinden çıkacak olası ahenkte kendimize dürüst kalabilirsek edebîleşme artık bizim için bir süreç olmaktan çıkacaktır. Ve edebîleşmeden kastımın da tüm “sanat benliği” olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.

Şimdi edebîleşen insansıdan ebedî insana doğru yol alalım...

"Ebedî olmak" tabiri başlı başına bir ilgi tasallutuna uğruyor değil mi? O uçsuz bucaksız insan semasına başını kaldırıp bakmaya cüret edebilenlerin yani edebî insansıların hak edişleridir ebedî insan olmak. Bu da ancak arkanızdan bir eser bırakmak ile mümkün olacaktır. Zamansızlık ve mekânsızlık âleminden gelip hiçlik kapısına varan ve akabinde zamana ve mekâna bırakılmış bir nişane: eser.

Sevgili okuyucu! İşte, sen bu eserlerle hatırlandığında ebedîsin.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Cebirsel tabirle: “şair, aşk ve sair” kompleksi

Selim Tokgöz


Hayat, hadsiz dereceden çok bilinmeyenli denklem misali; şiir ise tıpkı polinom...

Şair, hayatın türevini alır gibidir karaladıklarıyla. Hayattaki bilinmezlikler öylesine yoğundur ki, her hamlesinde o meşhur “hiç”e yani vuslata bir adım daha yaklaşıyor gibi görünse de aslında anı seyrediyor denebilir.

Ya limiti yoktur -mütemadiyen- karşısında belirip sönümlenen heyulaların farklı yolların hedefinde olmasından yahut limiti sonsuzdadır; düş imarındaki gülüşlerin mihmandarına.

Ma'şukası ile varabileceği ortak noktaları olsa dahi süreksizdir ve hiçbir zaman-mekân içre türevini alamayacağından dökemez sırrı mısralara.

Hayattaki değişkenlere bağlı olarak fonksiyonları da sürekli değişir düşüncelerinin; parabolik eğrileri şekilden şekile girer. Yaşamın yansıyan yüzü en pozitif durumdayken bile kritik noktalarda usu dibe vurmuş görünebilir; lakin ahvali böylesi vurgunken dahi onun kolları semavata yükselirken gönül nazarı hakikate nazır vaziyettedir.

Ey, Mekteb-i Yusufiye saydığı öz zindanında ordinaryüs olan ve fakat evvelen yalnız aşk bahsinden ikmâle kalan kârî! Gönlümden sökülenlerin integralini al ki şayet vesilesiyle -belki- bulabilirsin cümle hayat tezini bağrında karalayan yâri.

16 Ağustos 2016 Salı

LÂF Ü GÜZÂF ÇIKMAZI

Bülent Bulut

1

Gelişen dünyanın değişmeyen klişeleri, insanımızı her cihetten kuşatan ve mana alanlarımızı parselleyen bir dizi bayağılıklar silsilesini, günlük hayatın her safhasında karşımıza çıkarmakta. Değişmeyen konu başlıkları, söylenmemişliklerle dolu yürekleriyle mahzun yeni güruhlar meydana getirmekte; bu hâl insanımızı mutsuz etmekle kalmayıp hislerin sözlere dökümü aşamasında mananın yitmesine ve bunun yerine içi boş ifadelerin kalması gerçeğiyle bizi yüz yüze bırakmaktadır.

Toplumun her kesimini temel alarak bir lâf ü güzâf çıkmazında olduğumuzu belirtmek zorundayız. Birbirleriyle ünsiyet sahibi bireyler arasında sürekli veya kısmen de olsa karşı cins, siyaset, araba, futbol... gibi -boş kelimesini kullanmam kadar bayağı- konulardan dem vurmak mecburiyetinde kalıyoruz. Bu konuda bir varsayımda bulunmadan söylüyorum ki, saatlerimiz bu kıymetsiz konulara harcanarak heba oluyor.

Daha az edebî olmak bir yana dursun hakikatli konulara değinmekten kaçınıyoruz.  Durumun izafi olduğunu düşünmeden kendimize karşı biraz dürüst olursak şahsım da dâhil bu muhabbetleri saatlerce yapmış olduğumuzu göreceğiz. Sıradanlık kayalıklarıyla çevrili bu Bermuda şeytan dörtgeninden -ki geometrik varyasyonlarının daha fazla olduğu aşikârdır- huruç kararı alıp açık denizlere doğru yol aldığımızda göreceğiz ki zihnimize ve dahi gönüllerimize vurduğumuz bu klişe prangaları, yerini yeni keşiflere bırakacak ve bu olur olmaz edebîleşme ve ebedîleşme adına gerek ferden gerek cem'en bir dizi metamorfozdan geçeceğiz.