9. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2017 Cuma

Zamana Uymayan Kahraman

Nurullah Yiğit


Tutuşmuş
yetim duyguların ahşap kirişleri
mavi, sarı ve biraz kahverengi
sinmiş ifadesine
nostaljik pencerenin.

Unutmayın.
Devlerle savaşırken
bilincimi kaybettim.

koskoca kırk yılı vardır
“vakit yetmiyor” diyenlerin.

boşverin.

tuğlalar arasında
kokuşmuş emekler görünmüş
kazandım diyenler kaybetmiş,
zamanının gümüş zırhlı şövalyelerine.

“zamana uymayan, kahraman…”
ne de güzel denildi.

İşte Kahraman,
Zamana uymayan!

seyr-i setr

Selim Tokgöz


sofralarda emek artıkları varken
ve gözlerde hâlâ aşlar görüyorken
arş-ı âlâ yönünde diz çöken gönlüm;

lokmayı setrediyor dilime, hâlim.


başlar dik, işler eğik, düzen pespaye;
köşe bucak gezen her kucak sermaye.
nerde ağlayan er, dağlayan fer, gaye?

tokmağı setrediyor elime, zalim.


yaz güze döner, kırılır tınıyan saz;
açılmayınca dostu tanıyan pervaz.
öze dokunur, postu kanatan her naz;

hokkayı setrediyor ilime, âlim.


YAHYA KEMAL’İ ANLAMAK

Mücahit Kılıç

Beyatlı, şiirimizin en önemli isimlerinden birisidir. Bu, kuşku uyandırmaz bir gerçek. Türk şiiri modern formuna onun şiiriyle adım atmıştır. Sadece şiir mi? Elbette hayır. Beyatlı şair kişiliğinin yanı sıra bürokratik, edebî ve tarihî bilgisiyle geniş bir entelektüel birikime sahiptir. Üsküp'ten İstanbul'a bir sevda seyrine çıkmıştır. Aklıyla, kalemiyle, bilgi ve birikimiyle adeta bir “Türk portresi” çizmiştir. Beyatlı, debisi ülkeleri, kıtaları ve dahi tüm cihanı ardına katan bir medeniyet ırmağının suyundan kana kana içmiştir. Adına eski denilen o eli yüzü tozlu koca ihtiyarın ellerini sıkıca tutmuş ve “Bakın işte burada o koca ihtiyar. Bu koca medeniyet burada!” demiştir. En çok şikâyet ettiği konuların başında bu medeniyetin tarihin seyrini değiştirmesine rağmen o büyük tarihi kaleme almaması gelmektedir. Anadolu'ya akın eden Alparslan onun için Türk tarihinin dönüm noktasıdır. 1071 yılı ise büyük Türk medeniyetinin kaynağını İslam'ın berrak sularına karıştırarak insanlık tarihinde adaleti, refahı ve medeniyeti yeşerten tohumlarını atması demektir. Medeniyet yalnızca kılıçla yükselen bir mefhum değildir onun için. Medeniyet Bâkî'dir, Itrî'dir, Koca Sinan'dır. Medeniyet şiirdir, musikidir, mimaridir. Türk-İslam medeniyeti bu değerlerle yükselmiş ve cihanşümul bir saadet evine dönüşmüştür. Beyatlı da bu medeniyete hasret ve özlemle göz kırpmaktadır. O, Süleymaniye'nin içinde Türk akıncılarını, Mohaç'ı, Çaldıran'ı, Yavuz'u, Alparslan'ı hissetmekte, kalbi bu medeniyetin bir evladı olmanın heyecanı ile çarpmaktadır. Yahya Kemal'i anlamak dedik. Yahya Kemal'i anlamak nedir peki? Bugün baktığımızda tarihimize ve medeniyetimize ne kadar Beyatlıca bakmaktayız? Süleymaniye bizim için yalnızca taşları çok eskiden dizilmiş bir yapıdan mı ibaret? Ayasofya bir müze mi yalnızca? Ezan-ı Muhammedî, duyduğumuzda sadece müziğin sesini kıstığımız bir nağme mi? Beyatlı'yı anlamak, Türk-İslam medeniyetinin kaynağından bir yudum su içmek demektir. Şiirleriyle medeniyetimizin sesi olan, ahengi olan, fikri olan büyük üstat Yahya Kemal, İstanbul'a âşık bir münevverdi. Peki, İstanbul'u anlayabiliyor muyuz? Taşı toprağı altın “kanımca Türk ve İslam olan” bu şehri ne kadar anlıyoruz? Yahut o şehir eski İstanbul mu? Son zamanlarda tarihe ve Türk medeniyetine bir ilgi söz konusu… Bu, sevindiricidir elbette. Ancak bu medeniyeti anlamak, yaşamak ve iliklerimize kadar hissedip yeniden eski ihtişamına kavuşturmak için bir amentümüz olmalı. Bunun başlıca yapı taşı da Türk mefkûresini, Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk sanatını anlamak ve içselleştirmektir. Bize tabir-i caizse yutturulmaya çalışılan uyuşturucu hapları yutmadan tarihimize; sanatımızla, mefkûremizle, mimarimizle, irfanımızla yönelmeliyiz. Hamasi söylemlerle, bilinçsiz bir şekilde sadece tarihe değil, basit bir konuya dahi yönelmek bize boş söylem ve sloganlardan başka bir şey kazandırmayacaktır. Yahya Kemal dizeleriyle tarihimize göz atmadan, Süleymaniye'de, Sultanahmet'te, Selimiye'de, Itrî'nin Nevâ Kâr'ında pişip olgunlaşmadan bulunabilecek bir cevher değil bu medeniyet. Çaldıran'da kalkan tozların yaktığı gözlerdedir medeniyet. Türk akıncılarının tekbirlerinde, Nedîm'in dizelerinde, şarkılarındadır medeniyet. Bugün yapılış amacı sanat için olmayan, hiçbir estetik değer taşımayan Eyfel Kulesi’ne bile hayranlıkla bakan Türk genci, yanı başındaki Süleymaniye'ye, Galata'ya, Selimiye'ye neden kör olmaktadır? Beyatlı'yı anlamak bir bakıma gözlerimizin açılması demektir. Gözlerin, kulakların, kalplerin ve fikrin. Türkçe bakmak, Türkçe hissetmek ve Türkçe düşünmek için Türkçenin bu büyük ustasına yalnızca kulaklarımızı değil, aklımızı ve kalbimizi de yöneltmeliyiz.

SEVDAYA DAİR

Hüseyin Ersin


Bitik ömrümün
       Çürük tahtalarıyla
            kurdum hayallerimi

Örselenmiş ümitlerimin
      kırıklarıyla tutundum hayata
          ve paslanmış kalplerin kirleriyle
              yıkadım ellerimi

Nasırlanan parmaklarımın
     Çapaklarıyla eşeledim
         yüreğimi
                    …….

Kanayan yazgımın
     Korlarıyla harmanladım
           avuntularımı

Ve çiğnenen gururumun
      Külleriyle sardım
            acıyan bağrımı
                             ………….

Rüzgâra savrulan saçlarının
      kokusuyla yardım yeryüzünü
                            ………
                                Paçavralanan gençliğimin
                                         ve depreşen ruhumun çırpınışlarıyla
                                                      dayandım sevdaya.

“GÜL YETİŞTİREN ADAM” ROMANI ÜZERİNE

Elif Musaak

Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’da bir taşra kentinin, özünü yeni dünya düzenine teslim ettiğindeki can çekişini iki farklı şahıs üzerinden anlatmıştır yazar Rasim Özdenören. Usta bir anlatıma sahip olmasının yanı sıra bu eserinde şiirsel ifadelere de yer vermiştir. İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen inandığını okuyucuya asla dayatmamıştır.

“Şehir yıkıntıları. Ve insan yıkıntıları.” (s. 5).

Kahramanların biri, kitaba ismini veren “gül yetiştiren adam” diğeri ise isimsiz genç bir yazardır.

Hayata karşı duruşu, savaşta arkadaşlarının şehit olup kendisinin hâlâ yaşıyor oluşundaki mahcubiyet, kendini cezalandırmaktan çok, yeni düzene karşı protestosunu diri tutabilmek adına 50 yıl kendini evine hapsetmesine rağmen, kokusunu duyanı meftun eden, benzeri olmayan çeşit çeşit güller yetiştiren, yaşını almış ama bıçkın delikanlılara taş çıkartacak kadar davasına vefa gösteren; saygıyı yaşayışı ile çoktan hak etmiş bir adamdır. “… her şey, bütün nesneler yaratılışlarındaki amaca doğru yürüyüp gitmektedirler: kara gecede, kara taşın üstündeki kara karıncanın kıpırtı bile denetim altındayken som bilinç olan insanın -elbette insan’ın- kendini denetimden uzak sayması mümkün müydü? Mümkün müdür?” (s. 14).

Diğer yanda modernleşme şuursuzluğu ile dilleri yabancılaşan, bilinçlerinin üstünü toprakla örtmüş kişiliklerin arasında, her ne kadar özünü korumaya çalışıp, kendini sorgulayıp bu düzene ait hissetmese de çoktan metropol hayatının kucağına düşmüş genç bir yazar vardır.

“Kiss me, diyor Sitare.

Sitare diye fısıldıyorum.

Oh, Come on, diyor.” (s. 12).

Nerede ve nasıl tanıştığını bile hatırlamadığı, kendinden yaşça büyük kocası Çarli sayesinde zengin, çevresinin bir ailesi olduğunu unutacak kadar normal yaşantıdan kopmuş, her erkeğe sevgilim deyip yanına ilişen, aşka inancı olmayan, özüyle alakası bulunmayan, oradan oraya savrularak hayatını girdaba sürükleyen, korkusuz, başına buyruk, kumarbaz, güçlü görüntüsü altında yatan çaresiz, umutsuz ve en mühimi mutsuz bir kadın Sitare. Ve birbirine ayak uyduran arkadaşları Tansel, Zelda, Yavuz.

Sitare ve eşi Çarli’nin evinde bir eğlence gecesinde, “Herkes yiyor, içiyor, gülüyor, eğleniyor, Sitare yeni sevgilisini kolluyor, bir ara gidip onun oturduğu koltuğa ilişiyor.” (s. 15). Gerçeklerinden ve inancından ardına bakmadan son sürat uzaklaşmanın, sonu hüsranla biten hazin bir intihardır Sitare için. Batılılaşma sevdası ve sözüm ona özgürlük adı altında ruhlara vurulan prangaların sonucu çarpık ilişkilerin kısır döngüsü hepsini yapay hayattan soğutacaktır. “Yani herkes her şeye hazırdır: ibadete ve isyana. İbadetten isyana ve isyan edişteki ibadete.” (s. 73).

50 yılın ardından bir sabah namazı vakti torununun çocuğuyla camiye doğru çıktığı evinden, parke taşlarının örttüğü, yükselen binaların gölgelediği, araba seslerinin yuttuğu, fötr şapkaların ele geçirdiği anılarını göremediğinde, isyan bayrağını tamamen inandığı gökyüzüne çekmiştir gül yetiştiren adam. İnancının verdiği gür bir sadâ ile seslenir cemaate: “... içinizdeki İslâm’ı gösterin. Çünkü İslâm, sizin üzerinizde görünmek ister. İman gizlidir, İslâm açık. İman kalbdedir, İslam zahirde.” (s. 133).

Herkes, her şey değişmiştir; tabiat ve gökyüzü dışında. Bedenlerin sonsuz uykuya yattığı toprak aynıdır ama. İşte tam da bunu anlatmak istemiştir belki de bizlere bu eser. Çırılçıplak bir gerçeğin ortasında, göç çoktan başlamış olsa dahi tek bir gerçek vardır ve o hiç değişmeyecektir. Gül yetiştiren adamın yaptığı gibi hak her zaman batılın karşısında dimdik duracak ve kazanacaktır. Sitare gibi kayıp giden bir nesil olmaktansa eşi benzeri bulunmayan, kokusu birkaç mahalle öteden duyulan güller yetiştirebiliyor olmak gerek dört duvar arasında.

Özgürlük, sonsuza ektiğin fidanlar kadardır. Sınırsızdır ve bu dünyada mümkün olmayacaktır.

Endülüs’e Ağıt

Bülent Bulut


Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Ağlamakla o kadar meşguldüm ki Gırnata tepelerinde
Sana bir elveda diyemedim
Şimdi sana yüksekten bakıyorum
Birazdan bir postalın altında ve
Muhtemel bir kılıcın gölgesinde bakacağım son kez sana.

Annem ağla dedi bana Endülüs’üm
Erkekler gibi savaşamadın bari otur, kadınlar gibi ağla dedi
Bunu söylerken annem ağlamıyordu
O da bana yalan söyledi Endülüs’üm
Anladım ki kadınlar pek yaman savaşçılardır
Olsun ben ağlayacağım sana
Ve anne sözü dinleyeceğim şimdi
Ama erkekler gibi ağlayacağım
Bunu anneme söyleme olur mu
Bu da benim yalanım olsun.

Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Zira ağlayacak daha çok şehrânın var
Ne Tuleytula’ya ne Kurtuba’ya ne Belensiye’ye
Ne Mecrit’e ne de İşbiliye’ye ağlayamadım
Bak! İşte yine sayamadım
Şimdi kimler oturuyor şehirlerinde bilmiyorum
Kimler yıkıyor ebnâlarımızı
Bize nisalar mı kaldı?

Nihai katlime daha vakit var Endülüs’üm
Kaçanlardan evlâydık hani
Hani kalanlar esfâ eyledi mi gözyaşlarıyla seni
Ya daha ne kadar kan ister kıyıların
Hayır, hayır ağlayamadım daha
Bu katreler gözyaşı değil
Sen hâlâ kan istiyorsun

Vakit artık tamam kalan son damla kan için
İşte şu gelen atlı benim Azrail’im
Allah’a emanet demek isterdim sana
Fakat bizim Allah’ımıza emanet değilsin bakıyorum da
İşte bu yüzden sana elveda diyemedim, diyemem
Zira kaim azaplar içindeyim ben.

HAVA DURUMU

Mustafa Yıldız


Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Bize kar sözü veren hava tahmin uzmanı kadar
İnanamıyoruz Allah’a.

Konu sınırlaması yoktur
Herkes istediği bir konuda ağlayabilir.
Modern insanlara benzer bu şiir
Yani ne anlattığı belli değildir
Teması nedir soruları gaflet girişimidir

Kahkaha atılmaması için
gereken bütün tedbirleri aldırdık
İkaz ettik herkesi olur olmaz şeylere
gülmemeleri yönünde
Seni kimse sevemez benim gibi
Şakaydı Asuman gülümse
İşte bir misaldi bu
Bahsettiğim olur olmaz şeylere

Bizim vatanımız değil
Boşuna ağlama Orta Doğu’ya
Kamu Personeli Seçme Sınavı’na iyi hazırlan
Bak bir an önce devlete atanmaya
Nasılsa bunun için geldik dünyaya
Seni ilgilendirmesin, sen hiç umursama
Biraz giysi, birkaç parça eşya gönderirsin ara sıra
Bazen de laf lafı açar belki
Birkaç damla gözyaşı bırakırsın masaya
Aman, ayıp olmasın dostlara
Garsona bahşiş vermeyi unutma
Ne derler arkandan sonra
Yok yere klasını sarsma
Haydi, akşam senin dizin var
Eve geç kalma.
Zaten Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.

Ne yemeğe doyduk ne yenilgiye
Arsızca yedik, can boğazdan gelir
Hep yenildik, yenilen pehlivan güreşe doymaz
Diye diye.

Bugün kaç kalori yaktın Asuman
Diyette değil misin bu hâlin ne
Bunu hangi ekmek yaptı sana
Göster bize, gerekirse buluruz onu
Dilim dilim keseriz.

Yaz geliyor
İstediğin kıyafetleri
Denizleri senin için
Temin edebiliriz.
Bugün kaç kalori yaktın
İçimi yaktın Asuman.

Kalbinin temizliği malum hepimizce
Ahireti dert edinip boş yere hüzünlenme.
Zaten elma da yalnız bizim için yasak meyve.

Balkanlar’dan gelen soğuk ve yağışlı havanın
Etkisindeyiz hâlâ.
Üzülerek belirteyim sevgili dostlarım
Hastayız, hem yoğun bakımlık
Ama bu geceyi atlatırsak iyileşebiliriz
Siz kendinizi yalnız bırakmayın
Zira ölene dek
Kendi kendimize refakat görevindeyiz.
Bunu iyi biliniz.

Nereden geldiği meçhul havaların
Etkisindeyiz hâlâ.
Birazdan okuyacaklarınızı
Bu meçhul havaların etkisiyle değerlendiriniz:
Sevgilileriniz terk ettiyse sizi
Acınızı beraber çekebiliriz
Daha iyisini ve güzelini bulana dek
Şu saf çocuklarla idare ediniz
İşte şuradalar, birini seçiniz
Siz çok nazik bireylersiniz
Bizi geri çevirmeyiniz
Biz çok üzülürüz sonra
Dert olur içimize bir günü bile
Yalnız geçirmeniz.
Emrinize amadeyiz
Ne zaman isterseniz.

Nihayetinde
Buyurun hesap diye bir ses işiteceksiniz
Haklısınız, saçlarınıza henüz ak bile düşmemiş
Farkındayız daha çok gençsiniz
Üzgünüz, dünya testi bitti,
Diğer hayata geçiniz.
Yine bekleriz.

Ezan okunuyor, belki de selâ
Birlikte dinleyebiliriz
Lütfen ayaklarınızı indiriniz.

Keşke bir gün de ne giyeceğiz yerine
Öleceğinizi düşünseydiniz de
Bana bunları söyletmeseydiniz.

Yine de sevgili dostlarım
Kırdıysak özür dileriz.
Kabalığımıza veriniz.
Sizin kadar modern değiliz.

Kalori yokmuş çilenin içinde
Bunca yıl boşuna çekmişim
İşbu sebepten, akranlarıma göre
Biraz çelimsizmişim.
Böyle gelmiş, böyle gidermiş dünya
Kendimi üzmemeliymişim.

Hastaneye gitmeliyiz
Midem çok bulanıyor
Bir de yetkililere söyle
Ya gereğimi düşünsünler
Ya da saatleri eski hâline getirsinler
Ben bu zamana alışamadım anne.
                                                                      Mart 2017