anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

İNFAZ

Bülent Bulut

Cürümler işleniyor gönlümüzün sokaklarında gözümüzün gördüğü, kendimizce çoğu... Buna kanaat getiriyoruz. Suçlu bir de olsa birçok da olsa mühim değil. Kök suçluysa dal, dal suçluysa yaprak, yaprak suçluysa çiçek, çiçek de suçluysa; arı da, bal da o balı yiyen de kısacası herkes suçlu. İşte böyle bir toplu infazdan geçiriyoruz insanları ve bu infazdan kurtulduğunu sandığımız benliğimizle sırlı aynaların karşısına geçip ufacık bir pencereden seyrettiğimiz hayali pak tutma gayretindeyiz, o aynanın içinde temiz kalabileceğimizi sanıyoruz.

Esas aynanın, başkalarında gördüğümüz kendimiz olduğunu bilmeden...

Sınırlarımız var ve herhangi bir tavra en ufak tahammülümüz yok. Görenin de, görünenin de kendimizin olduğu hakikatini bize idrak ettirmeyen perdelerle kendi fikrimizin kuşatması altındayız. Zan piyonları esasen bize karşı, fakat gayret karşıdakini devirmek. Ne garip!

Mücrimleri önyargıladığımız günün her anı işlevini gören bir mahkememiz var. Fakat ortada adalet terazisi yok, hem bu mahkemenin olması gereken vicdandan bir hâkimi de yok. Mücrimin kendini savunmaya hakkı da, suçun nasıl işlendiğinin bir ehemmiyeti de yok. Ne de olsa bu zulmü yapan bizlerin indinde, başkalarının aslında ne yaptığı değil, yaptığının bize nasıl yansıdığı önemli olduğu için, bu durum umurumuzda olmuyor açıkçası. Birbirimizi, işte böyle hunharca bir infaza tabi tutuyoruz. Bu infazın adı önyargıdır, peşin hükümdür, su-i zandır... Biziz... Benim.

Görelim, tanıyalım, dinleyelim insanları. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir şeyle herhangi bir hükme varmanın vahametini sık sık hatırlatalım kendimize. Asıl cehaletin, hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir şeyi araştırmayı reddetmek olduğunu da unutmayalım, ha bir de biraz polyannacılıktan zarar gelmeyeceğini...

Ufak bir rica,

Bu yazıyı bir de birinci tekil ağızdan okuyunuz lütfen.

15 Mart 2017 Çarşamba

TESİR

Elif Musaak

Şu karanlık gecenin sahibi, intizamındaki heybetini nasıl da kusursuz seriyor yeryüzüne. Güzelin cilbabı gibi örtüyor hazinesini siyahın en koyu tonu ile. Ey aşk, seninim diyen biçarelerin yüzüne dön de bir bak! Sebep bekleme ne olur, zira yaradılış hakikatinin dehşetinden tutuşmuş yüreklerindeki korla beslenenler en büyük delildir Mecnunlara. Sevda çöllerine düşmüş medet bekleyen bir can nasıl iz bıraksın yokluğa attığı adımlarında?

Kuşun kanadında gizli değil midir uçabilmenin tarifi? Takva ehli olabilmeninse, emaneti ölmeden teslim edebilmektedir. Hayat şarkısıdır bu, sözler seninle beste yapılmış. Ömür sermayesi dediğin, aslına yapıldığında kazanılırmış. Soru da, cevap da sende. Unutma! Ümitvar olmak en büyük yevmiye. Elbette korkacaksın yaptıklarından; ancak çekeceğin cezadan değil çalacağın kapıdan. Hayat bu, ömrümüzden eksilen kim bilir kaçıncı gün; ama dün bitti, şu an ise yaşıyor tüm hisleriyle.

Yaratıcı’nın herkes üstündeki tasarrufu birer derstir dinlemeyi bilene. Başını secdeye koydurup seni muhatap alıyorsa işte o zaman fevkalbeşersin, artık kime ne?

Dilin yalnız “o”na dönse
kalbin yalnız “o”nun beyti olsa
gözlerin yalnız “o”nunla görse
ellerin yalnız “o”na uzansa
ve ayakların yalnız “o”na gitse
o vakit “sen”den kurtulup vuslata erdin işte.

Amelin niyetinin vitrini, boşuna gösteriş kestirir sonsuza ektiklerini. Biçmek şöyle dursun can suyu kadar iyi niyetin olsun. Sevgisiz yürekler üşürmüş, sevdan baş ucunda dursun. Affet, sana yük olan tüm kötülükleri. Duan "herkese" en çok da seni üzenlere olmadıktan sonra kurtulamazsın prangalarından. İstemez misin sonsuza damlayan tertemiz bir katre-i ummanda yok olup hiçliğin kıyısına vurmayı ey can?

Kes(k)in Dönüş

Bülent Bulut 

Ruhu olmayan bir şehirde, kendi öz bedeninde gurbette olan insanlar görüyorum. 
Hayretim var buna. 
Nasıl olur da insanlar ruhlarının vatanı olan o sevgiliyi aramaktan aciz olabilir? 

Hâlbuki tek arzusu bilinmek olan o sevgiliye ayna olmamak ne ayıp. 
İçinde bir -sen- daha olduğunu bilmeden kendini yegâne sanma sersemliğine düşmek ne ayıp. 

"Riya girdabında rüya görmekte göz 
Gördüğü rüyayı öz sanmakta göz"

Endişeliyim, çok endişeliyim; bu dünyaya bir mezar taşından fazlasını bırakamayacaklar için. En fazla üç nesil sonra ismi unutulacaklar için. Ömrünü esersiz tüketenler, bir de emelsiz öğütenler için. Başını yastığa rahat koyanlar ve nihayette uyanınca gözleri yerinden fırlayacaklar için. Endişeliyim rüya görmeyenler ve hayal kurmayanlar için. Vicdanından bucak bucak kaçanlar ve sevgiden uzak olanlar için. 
Endişeliyim.
Araya bir boşluk bırakıyor ve...

Sana sesleniyorum!
Hayattan mezun olup kabre atanmadan önce; 
Bir şey bırak gitmeden 
Ya da ölme!
Tabiî, geliyorsa elinden.

25 Şubat 2017 Cumartesi

SEVGİ DİLİ

Elif Musaak


Satır aralığı kadar biçilmiş ömürlerimizi, birer kurşun kalem gibi harcıyoruz. Sanki sonsuz, vadedilmişçesine cüretkâr şekilde her günü amaçsızca savuruyoruz. İki günü aynı geçen bir müminin “vay hâline” nidalarına hep bir elden gönüllerin duyularını var gücümüzle kapatırken hiç mi hiç üzülmüyoruz. İki günü bırakın, bir ömür tekdüze, yaşama nedenlerini sorgulamadan paçavra hâline getirip emaneti iade edenleri öylece uğurluyoruz. Aslında hepimiz her gün bir cinayet işliyoruz. Aslına dönüş yolculuklarımızda aksi yönde yürüyen merdivenlere adım atıp ortalığı can gölüne çeviriyoruz. Birimiz diliyle asıyor, birimiz ördüğü duvarlardan atlıyor, birimiz de kaskatı kalbiyle önüne geleni şuursuzca vuruyoruz. Neslimizi ve gelecek nesilleri katlediyoruz. Uyuşukluğumuzdan, üzerimize yorgan misali serilen ölü topraklardan bir türlü arınmak istemiyoruz. Galiba vazgeçiyor, pes ediyoruz yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmekten. Bencillik hâkim oluyor gökyüzümüze. Oysa hiç pes etmeden nefes nefese kalsam da, bitap düşsem de sevgi dili diyorum bu dünya ile ahiret arasındaki en sağlam köprü, en anlaşılır, vereni üzmeyen, alanı ise bir hayli mutlu eden dil. Bu dili bir kullanabilsek yeneceğiz gelmiş geçmiş tüm kötüleri. Ama yapmıyoruz. Kimse lök gibi katılaşmış kalplerini kıpırdatamıyor artık. Herkesin dilinde bir şeyler dönüyor; ama gönle inen en azından bu aciz gözlerin gördüğü hiçbir şey yok. Kum saatlerimiz maalesef ki bizim durduğumuz gibi olağan yerinde saymıyor. Hızla, hem de ahir zaman hızıyla akıyor, akıyor, akıyor... Keşke dememek için, sevdiklerimiz için, canımızdan kopan evlatlarımız için, kardeş bildiklerimiz için; en çok da aşk için karşılıksız sevin! Sevmeyi dileyin. Sevdiğinizi çekinmeden söyleyin. Laf olsun diye değil, Allah için sevin ve dua edin. Allah'ım, “bizi” çok sev! deyin. Eğer o sevmezse işte o zaman vay hâlimize.

21 Ocak 2017 Cumartesi

MAZLUMLAR MANİFESTOSU

Mücahit Kılıç


Köşesiz acılarımız var ömür yokuşunda yuvarlanan. Kaşesiz umutlarımız, hayat denen müdürden aldığımız. Yarınlar yüz binlerce lira borç yaptığımız bir tefeci gibi. Zaman ise kavgayı uzaktan izleyen sinsi arkadaş. Ecel tuzak, emel uzak... Haydi, uçun desek hayaller tutsak. Yersiz yurtsuz bir ucube gözüyle bakılırken, ümitler yakılırken, mezarlara taşlar çakılırken, çocuklara çukurlar kazılırken, vurulan uçurtma semada süzülürken neden hep sessizlik tesadüf eder gecelerimize? Ben saçlarımın arasından isyankâr bir tavırla kendini gösteren aklara dahi müsamaha ederken feleğin bu acımasızlığı da neyin nesi? Gülüşlerimize faiz koyan mutluluk baronları her tebessüme karşılık bir acı ekliyor tarifemize. Operatörler fazladan konuşma hakkı vermektense faturamıza ek kahkaha vermeli. Huzurumuzun KDV'si biraz olsun düşürülmeli. Bindiğimiz ümit taşıtlarının akbiline zam gelmemeli. Yetkililer bizi dinlemeli. Gerekirse ortamı germeli; ancak önümüze bir parça umut sermeli. Kabadayılığı hep mazluma tutan bu dünya, biraz da onlara diklenmeli. Onlara söylenmeli, bir gün tüm hüzün fabrikatörleri batacak. Ne demiştik? Hayat umutlarımıza kaşe vurmadı. Şimdi biz yarınları nasıl inandıracağız?

MÜSVEDDE

Elif Musaak


Derdim, sadece hissettiklerimi sırdaş edebilmekti kaleme. Derdi dert etmekte ustaydı yürek bir kere. Yazar olmak şöyle dursun, müsveddesi olamaz kelimelerim aslını bilene. En güzeli, haddimi bilirim; sözüm ona “bu da kimmiş” diyene. Derdim, çocukluğumuzdaki burunlarla koklayabilmekti iğde ağaçlarını. Sevebilmekti çıkar nedir bilmeden, nefs araya girmeden, anne tebessümüne en bal oyunlarını yarıda bırakıp şefkat denizinde kanat çırpmayı. Çok geç değil iki gözüm, hâlâ görebilmeyi görürken. Geri dönmeyi, özlemeyi bırak. Sen, yazar müsveddesi, kendine dön; bil, dinle ve oku üflenen gerçeğini. Bir gün iadesi geldiğinde, adeta sergilenmek için asılmışçasına bembeyaz çamaşırlar gibi tertemiz sahibine verebildin mi emaneti?

Nakavt

Bülent Bulut


Tek bilinmeyenli bir problemin içerisindeyiz. Bu problemdeki tek bilinmeyen ise ne yazık ki kendimiziz.

Ben...

Her problemde verilenler ve istenenler olsa da bu çetin problemde sadece bize verilenlerle alakadarız. İstenenleri gözardı, kulak arkası ederek yola devam ediyoruz!

Yanılgı...

Hep elde etmekle meşgulüz, hak edip etmediğimize aldırmadan fütursuz bir iştahla istiyoruz. Bu hâl bizi yeterince umursamaz yapmakla kalmadığı gibi olaylara karşı tepkilerimizi yitirmemize de sebep olmaktadır.

Put...

Adına ister “benlik” ister “ego” ister “nefs” deyin. Bu çetin düşmanla her gün savaş veriyoruz. Yani
problemimiz bu. Ringin adı “hayat” düşman ise kendimiz. Kimimiz farkında, kimimiz farkında “olmamayı” seçmişiz.

Uyarı!

Ve ruhumuza, egomuzla attığımız bu sessiz dayakta, ne kadar ayakta kalır gibi görünsek de hakem indinde hükmen mağlubuz.

“Kendine yenilme!”

21 Aralık 2016 Çarşamba

Rüya Orkestrası

Bülent Bulut

Karanlığın erken indiği vakitlerdi. Bir çocuğun göğsünü hiç acımadan dolduran korkular hâkimdi her geceye. Cesaretin tanınmadığı esaret diyarıydı, en sıcak yaz gecesi olsa bile soğuktu hep gecelerim. Geceler, şimdilik gözyaşlarımı saklamama yetmiyor; üzerime en korkunç canavarlarını salıyordu. Yeni tanıştığımız zamanlar değildi hâlbuki. 15. senemizi dolduruyorduk. 

Yalnızlık kardeşi, sessizlik en yakın dostuydu gecelerimin. Lakin bana dost olan suskunluklarım değil yalvarışlarımdı, isyanlarım değil niyazlarımdı, sarhoşluklarım değil ayık oluşlarımdı. Öyle zannediyordum.

Tanışmamızın 15. yıl dönümüydü, dedim ya, işte yine salıyordun en korkunç canavarlarını o gece de. Her zamanki hâllerin üstündeydi yine. Şeytanlar kulaklarıma bir şeyler fısıldıyordu, duyuyordum. Artık değiştim, nihai yârim var, korkmamalıyım diyordum. "Yakışır mı senin gibi yâri olana?" Yakışmıyordu da. 

Ayak sesleri duyuyorum. 

Tanıyorum seni 
Ensemde hissettiğim bu sıcak nefes senin 
Tanıyorum seni 
Saçlarımın arasında dolaşan bu eller senin 
Tanıyorum seni 
Bu loş koridorda bana eşlik eden gölge senin 
Tanıyorum seni 
Seher vakti seccademi aydınlatan bu nur senin 
Tanıyorum... 

Uyuyamam şimdi; ama sen ne olur gitme baş ucumdan. Söz veriyorum, gidersin diye dönüp bir daha bakmam. Yeter ki okşa tekrar saçlarımı, ne ana ne baba okşar böyle zira. Ya çekme benden ellerini ya da ver korkularımı geri. Şimdi gezin tüm sevdiklerinin gecelerini. Damla damla avuçlara düşen o sıcak melodileri topla ve bir rüya orkestrası kur onunla. Bilirsin, sessizlik varken uyuyamam ben zira.

NİSYAN

Elif Musaak

Hafıza-yı beşer unutkandır. “Asla unutmam.” dediklerini dahi unutur. Dün, bugüne ışıktır; görünmez en mucizevi duyusu gönül gözünü daimî açık tutabilene. Deniz feneri misali karanlık dalgaların dansına tüm heybetiyle icabet eder. Zifirî siyahta yalan olmaktansa yanan olmak en hakiki kanattır, dünya ile ebedî saadetgâh şehri arasında yol alabilen yolcuya. Yeryüzü sofrasında sayısız nimet bahşedilmişken baş tacı edebilmektir içinden, tüm yüreğinle seçip aldığın şükrün “ki şükretmezsen hâline” huzurun hep eksik olacaktır. Zira beyhude çırpınışlar, ruhu uçurumdan gayrimeşru sevdalara atar var gücüyle. O vakit arzu edilen ritim asla yakalanamayacak kadar uzağa itilmiştir ait olduğu karargâhından. Can çekişlerimiz yalnızca varışa, belki de hiç olmayan ümit dolu sonsuzluğa olmalıdır ki, yol alırken uğradığımız hatırı fazlasıyla sayılır sebeb-i aşk limanlarına bıraktığımız ömür anıları şerefli olsun.

25 Kasım 2016 Cuma

YOK’TAN ARTAN

Elif Musaak

Ant içilmiş hüsrandır sevgisiz mabetlerimiz. Sessiz, kimsesiz, karanlık… Bir başına pas tutmaya mahkûm, bir damla su dilenmeye mecbur. Nefes kadar hayati, sevda nehirlerine hayran hayran bakakalmış bataklıktaki sinektir emsali. Hiçbir zaman “tam” olamayacak kadar eksik, dilhun olacak kadar yarım. Peki, ya müjdelenenler onun sonsuzluğuyla? Hiç dert ederler mi “dünya” parmaklıklarını? Mümkün değildir ki sonu olan bir şey hüzünlendirsin onları. Sonsuz olanı dava edinenin, aşk basamaklarına yolu düşmüştür bir kere. Yalnız onu bilir, yalnız ona döner dili. Lügati değişmiştir; kalemi, sesi… Belki de tek derdi, hayat sahnesi mutlu sonsuzluğa perdesini aralayabilecek mi? Kim bilir! Bu kutlu yolda sabredenlere vadedilenin ne olduğundan çok, çilehanenin kapısından nasıl girdiyse o denli temiz terk edebilmektir; merakı celbeden varılanın kutsallığına istinaden. Artık onlar için ne karanlık ne yalnızlık vardır. Onlara “yok” yoktur.

DOSTA

Mücahit Kılıç

Her aksinde ruhumu titreten fecrin o garip fısıltısına bir mânâ verebilmiş değilken kalbim, bu gidiş de neyin nesi? Hani güneşi her gördüğümüzde birbirine değecek olan bulutlara bakıp resim çizme ayinlerimiz? "Nerede kaldın dost..." dedirtmeyecektik ya sâhi? Şimdi her adımda yürüdüğümüz kaldırımlar feryâd ü figân etmekte desem sana… Desem ki güneş pek bir nazlı senden sonra. İmdât, imdât ister köşebaşları. Köşebaşlarının başları bükük desem senden sonra… "Ne fayda?" dedirtme yollara. Bir çift gözüm var servetim, beni de mahcup etme onlara. Bırak kara toprak Veysel'in sâdık yâri olsun. Şimdi sırası mı el sallamanın? Heyhât! Nerede bu gidişe bir çare? Hangi tabip bakar yarama? Hangi falcı kandırır beni? Kaç vakte kadar gelirsin ya da? Ağyârın kelâmına muhtaç eyleme dilimi. Bana hesap sorar kılma ellerimi. Soldurma güllerimi. Çıkıver, sevindir yollarımı. Dost diye diye koşayım eşiğe. Dost diye diye...

21 Ekim 2016 Cuma

GERİYE KALAN

Elif Musaak

Ah’ların arz-ı endam ettiği şu günlerde, acının sömürgesi altındayız. Ne bir adım geri atılabilir eski ömre ne de yeni günün umut dolu pamuk tarlası bulutlarından bir kuple koparıp hayallere değdirebilme inancı kaldı, korkudan titreyen zırhların içinde kıyafetinden artık hiç memnun kalmayan ruhlarda. Zaman sırtları yere getirdi bir kere. Sevdası yâr olanı susuz bıraktı. Yaraya hiç vakit tanımadı ki kabuk bağlasın, var gücüyle kanattı. Ne çocuklar çocukluğunu bildi ne uçurtmalar özgürlüğünü. Sahi bir tek acının karnı tok değil mi?

Safsata

Sercan Güldane

İllegal yollarla başlayan macera, sürekli tetikleyen dürtüler; insanı boş, bir o kadar da gereksiz işlere yöneltebiliyor. İnsan yaşama amacını keşfetmeden hani rüzgârsız yelken açmış gibi oradan oraya savrulmadan olduğu yerde duruyor. Yani fantezi kurduğunu sanıyor. O yüzden demişler ki “Kendini keşfet, keşfet ki dünyan değişsin.” İnsan el değmemiş, ayak basılmamış ne varsa onun gibidir. “Sakla samanı gelir zamanı.”

Evet, dayak hak ediyor mu? Aynen hak ediyor bilmecesi “ölüm var ulen” şeklinde tezahür etse de kendini bulamayan film karakteri sadece ve sadece filmin sonunda ölüyor.

Burada bir çelişki bulanlara, sen çelişkidesin, kardeşim diyoruz.


Bulut Özlemi

Parlak bir heykel görüyor beni
Susmuş kan ağlıyor.

7 Eylül 2016 Çarşamba

KARANLIKTA RAKS

Nurullah Yiğit

Karanlığın içindesin. Bir hayalin şiltesine uzanmışsın işte. Etrafında, yakınında, civarında neler bulunduğunu bilmiyorsun. Sadece bir madde (yokluk) olmuş olsa; "siyah" ve sen siyahın bir renk olduğuna inanmış olsan. Gözlerini açmanın ya da kapalı tutmanın bir anlam ifade etmediğini bildiğin hâlde sen yine de gözlerini kapatsan. Kirpiklerini birbirine sarılmış düğümler şeklinde kilitlesen ve bu kilidin anahtarı bir sihirli cümle olmuş olsa.

Bir süre bedeninin hafiflediğini hissedebilecek kadar nefes alsan. Bedenin bir kuş tüyünün savrulmuşluğu kadar hafiflese. Düşünceden ibaret olduğunun farkına varsan. "Evet! Ben, üzerine beden giydirilmiş bir düşünceyim." diyebilsen. Tam o esnada bir perdenin varlığından haberdar edilsen. Zaman zaman rüzgârın perdeni okşayışından doğan raksı seyretsen. Henüz perdeyi temaşa etmeye başlamışken belirli belirsiz bir karaltı odanın içerisinde önce sağa, sonra sola; ardından sana doğru yaklaşıyor olsa. Korkmasan! Yineliyorum. Korkmasan! Kalbin hızlı hızlı çarpmasa ve soğuk terler dökülmese teninden. Ürperti duygusunu bütün duygusuzluklar boşluğuna bırakıversen. Karaltı yaklaşsa, daha çok yaklaşsa… "Görebiliyorum" derken gözlerinin sana yalan söylediğini göremeyecek kadar kör olmasan.

İşte, tüm ihtişamıyla karşında duruyor. Asırlardır yerin altında keşfedilmeyi bekleyen bir çift mücevher parıldayarak sana bakıyor. Yüzünde korkulu bir ifade görüyorsun. Tel tel saçlarının arasından ve alnından tuzlu sular yeni yollar keşfederek dudaklarının üzerinden aheste aheste iniyor. İşaret parmağını henüz yeni emmeye başlayan bebekler gibi titreyerek ona doğru uzatıyorsun. Sonra… Sonra uyanıyorsun, en olmayacak yerde uyanıyorsun. Kim bilir, o bir çift göz için kaç gece daha penceren açık uyuyacaksın; kim bilir?

16 Ağustos 2016 Salı

KALEMSEVER

          Elif Musaak

Düşüktür cümlelerim, ellerimse küçük. Hiçbir zaman başı yoktur, sonu olmadığı gibi karalamalarımın hayat defterinde. Çok istedim ve gönderildi bir gece rüyama. Seçtim ve sevdim. Böylelikle kalemseverim. Sırdaşımdır gönül telimi sızlatan, derdest edilmiş ruhumun altın kafesi dünyam. Zaman içinde zamandır yaşadığım hayal ve rüyam. Sevdadır çilemin başrol oyuncusu, her dem yanan kahraman.

Hayat zindanı, kişiyi er eden bir sırat; kimi alır geçer, kimi düşmemek için bekler. Heyhat! Milyarları içinde var olduğun su damlası kadar temiz kalabilmekti tüm hakikat. Yaradan’ın yüklediği misyonlar kadarsın, büyüklenmen kime? Elif gibi dimdik dur; ama enaniyetin yerin dibine. Ölmeden ölmek zamanıdır şimdi; sana biçilmiş kum saatini yağlı urganda sallandırarak teslim edebilmek sahibine.

Olmak ya da olmamak… Tüm mesele bu değil, kandırma kendini. Sor ve yönel; gelişin, gidişin ve en mühimi varışın kime? Sevgiden yoksun bir kalp, bunları nasıl sorabilsin? Sev kardeşim, korkma! Sev! Sev, sevilmeye layıksın sen!


                                                                                     

SİZLİK, BİZLİK, KİMSESİZLİK

Mücahit Kılıç

Yemin olsun acılara. Acıları uyandıran notalara. Acılar sessizce gözlerini uzak diyarlara kaptırmışken bir çığlık kopartıp onları uyandıran ve kalbime büyük bir taarruz başlatan notalara. Haylazca yanıma sokulan ve selam veren akşamlara. Herkesin yorgan sandığı akşamlara. Soframın tuzu biberi olan yalnızlığa ve o yalnızlığın tadını bozduğu lokmalara.

Kitaplara, kitap tozlarına, raflara ve kendi kendine konuşan laflara yemin olsun. Sayfalara ve sokakta top oynayan minik tayfalara... Bakıyorum ve şaşıyorum aynalara, yaşımızı saymalara, ölümü anmalara, ölmeyecekmiş sanmalara...

Yaşıyorum savrulmalara, akıyorum kurumamak için olanca kuvvetiyle suyun kaynağına ulaşmaya çalışan çağlayanlara. Aşıyorum kalbimin en yüksek tepelerini, sonra tepelerde kalıyorum ve manzaramı izliyorum. Yatağımda manzaramı...

Haydi, çıkın gelin desem hiç ses vermeyecek umutların yolunu gözlüyorum. Acımı gizliyorum. Sanırım, başrolünü oynadığım filmin en sıkıcı sahnelerini izliyorum. İçimde yokluğa doğru, sonsuza doğru koşmak arzusuyla yanıp tutuşan küheylanı dizginliyorum. Ne ıssızlık arıyorum ne susuzluk duyuyorum bu kurak yatakta.

Yalnız biraz açılsa pencerem, içeriye vuran güneş ışıklarıyla nefes alsa biraz odam. Ben değil odam. Evet, yaşıyorum. Yaşlarım artıyor bir bir. Bir, iki, üç derken, güç kazanırken, koşmaya başlarken duyduğum o heyecan sanırım açık kalan penceremden kaçıp gitti. Kafamda tuhaf bir soru. Peki, kim pencereyi açık bırakıp gitti? Evet, yemin olsun yalnızlığa, kaleme ve mürekkebe. Yaşama ve ölüme yemin olsun.