Bülent Bulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Bulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

İNFAZ

Bülent Bulut

Cürümler işleniyor gönlümüzün sokaklarında gözümüzün gördüğü, kendimizce çoğu... Buna kanaat getiriyoruz. Suçlu bir de olsa birçok da olsa mühim değil. Kök suçluysa dal, dal suçluysa yaprak, yaprak suçluysa çiçek, çiçek de suçluysa; arı da, bal da o balı yiyen de kısacası herkes suçlu. İşte böyle bir toplu infazdan geçiriyoruz insanları ve bu infazdan kurtulduğunu sandığımız benliğimizle sırlı aynaların karşısına geçip ufacık bir pencereden seyrettiğimiz hayali pak tutma gayretindeyiz, o aynanın içinde temiz kalabileceğimizi sanıyoruz.

Esas aynanın, başkalarında gördüğümüz kendimiz olduğunu bilmeden...

Sınırlarımız var ve herhangi bir tavra en ufak tahammülümüz yok. Görenin de, görünenin de kendimizin olduğu hakikatini bize idrak ettirmeyen perdelerle kendi fikrimizin kuşatması altındayız. Zan piyonları esasen bize karşı, fakat gayret karşıdakini devirmek. Ne garip!

Mücrimleri önyargıladığımız günün her anı işlevini gören bir mahkememiz var. Fakat ortada adalet terazisi yok, hem bu mahkemenin olması gereken vicdandan bir hâkimi de yok. Mücrimin kendini savunmaya hakkı da, suçun nasıl işlendiğinin bir ehemmiyeti de yok. Ne de olsa bu zulmü yapan bizlerin indinde, başkalarının aslında ne yaptığı değil, yaptığının bize nasıl yansıdığı önemli olduğu için, bu durum umurumuzda olmuyor açıkçası. Birbirimizi, işte böyle hunharca bir infaza tabi tutuyoruz. Bu infazın adı önyargıdır, peşin hükümdür, su-i zandır... Biziz... Benim.

Görelim, tanıyalım, dinleyelim insanları. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir şeyle herhangi bir hükme varmanın vahametini sık sık hatırlatalım kendimize. Asıl cehaletin, hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir şeyi araştırmayı reddetmek olduğunu da unutmayalım, ha bir de biraz polyannacılıktan zarar gelmeyeceğini...

Ufak bir rica,

Bu yazıyı bir de birinci tekil ağızdan okuyunuz lütfen.

21 Nisan 2017 Cuma

Endülüs’e Ağıt

Bülent Bulut


Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Ağlamakla o kadar meşguldüm ki Gırnata tepelerinde
Sana bir elveda diyemedim
Şimdi sana yüksekten bakıyorum
Birazdan bir postalın altında ve
Muhtemel bir kılıcın gölgesinde bakacağım son kez sana.

Annem ağla dedi bana Endülüs’üm
Erkekler gibi savaşamadın bari otur, kadınlar gibi ağla dedi
Bunu söylerken annem ağlamıyordu
O da bana yalan söyledi Endülüs’üm
Anladım ki kadınlar pek yaman savaşçılardır
Olsun ben ağlayacağım sana
Ve anne sözü dinleyeceğim şimdi
Ama erkekler gibi ağlayacağım
Bunu anneme söyleme olur mu
Bu da benim yalanım olsun.

Sana elveda diyemedim Endülüs’üm
Zira ağlayacak daha çok şehrânın var
Ne Tuleytula’ya ne Kurtuba’ya ne Belensiye’ye
Ne Mecrit’e ne de İşbiliye’ye ağlayamadım
Bak! İşte yine sayamadım
Şimdi kimler oturuyor şehirlerinde bilmiyorum
Kimler yıkıyor ebnâlarımızı
Bize nisalar mı kaldı?

Nihai katlime daha vakit var Endülüs’üm
Kaçanlardan evlâydık hani
Hani kalanlar esfâ eyledi mi gözyaşlarıyla seni
Ya daha ne kadar kan ister kıyıların
Hayır, hayır ağlayamadım daha
Bu katreler gözyaşı değil
Sen hâlâ kan istiyorsun

Vakit artık tamam kalan son damla kan için
İşte şu gelen atlı benim Azrail’im
Allah’a emanet demek isterdim sana
Fakat bizim Allah’ımıza emanet değilsin bakıyorum da
İşte bu yüzden sana elveda diyemedim, diyemem
Zira kaim azaplar içindeyim ben.

15 Mart 2017 Çarşamba

Kes(k)in Dönüş

Bülent Bulut 

Ruhu olmayan bir şehirde, kendi öz bedeninde gurbette olan insanlar görüyorum. 
Hayretim var buna. 
Nasıl olur da insanlar ruhlarının vatanı olan o sevgiliyi aramaktan aciz olabilir? 

Hâlbuki tek arzusu bilinmek olan o sevgiliye ayna olmamak ne ayıp. 
İçinde bir -sen- daha olduğunu bilmeden kendini yegâne sanma sersemliğine düşmek ne ayıp. 

"Riya girdabında rüya görmekte göz 
Gördüğü rüyayı öz sanmakta göz"

Endişeliyim, çok endişeliyim; bu dünyaya bir mezar taşından fazlasını bırakamayacaklar için. En fazla üç nesil sonra ismi unutulacaklar için. Ömrünü esersiz tüketenler, bir de emelsiz öğütenler için. Başını yastığa rahat koyanlar ve nihayette uyanınca gözleri yerinden fırlayacaklar için. Endişeliyim rüya görmeyenler ve hayal kurmayanlar için. Vicdanından bucak bucak kaçanlar ve sevgiden uzak olanlar için. 
Endişeliyim.
Araya bir boşluk bırakıyor ve...

Sana sesleniyorum!
Hayattan mezun olup kabre atanmadan önce; 
Bir şey bırak gitmeden 
Ya da ölme!
Tabiî, geliyorsa elinden.

25 Şubat 2017 Cumartesi

Nedânem (Ben Bilmem)

Bülent Bulut

                                       M. Muradî’ye

Nedânem

Ahvâl-i ehl-i şeb râ kî dâned ki nedânem
Sînehâ-yi işân peykanpur est, hûn nedânem

Ez rûz-i siyah be vakt-i seher çi mande ki
Hurşidî dâred zâd ber ân, târik nedânem

Dilsûzân neşinâsend tûfanhâ-yi âsemân
Henuz bârân çi râ bâred, sebeb nedânem

Efsûs kez vefâ ziyad cefâ dâred be işân
Mariz hestend hiç kes nedâned, devâ nedânem

Cehan fâhiş est ne nam ne nişan mâned be kes
Merg-i ziba mâ râ bes gûyend, hiç nedânem

Bulend suhân-i ahir guft cuhelâ nedânest
Men çi danem ki men çi bedâned, nedânem


Ben Bilmem

Gece ehlinin hâllerini kim bilir ki ben bilmem
Sineleri pür okludur. Kan bilmem

Siyah günden seher vaktine ne kalmış ki
Bir güneş doğar üzerine, karanlık bilmem

Gönlü yanıklar tanımazlar gökyüzünün tufanlarını
Hâlâ yağmur neden yağar? Sebeb bilmem

Yazık ki vefadan çok cefa vardır onlara
Hastadırlar, hiç kimse bilmez. Deva bilmem

Dünya ucuzdur ne nam ne nişan kalır kimseye
Güzel bir ölüm bize yeter derler. Hiç bilmem

Bülent son sözünü söyledi, cahiller anlamadı.
Ben ne bilirim ki, ben ne bilsin. Bilmem.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Nakavt

Bülent Bulut


Tek bilinmeyenli bir problemin içerisindeyiz. Bu problemdeki tek bilinmeyen ise ne yazık ki kendimiziz.

Ben...

Her problemde verilenler ve istenenler olsa da bu çetin problemde sadece bize verilenlerle alakadarız. İstenenleri gözardı, kulak arkası ederek yola devam ediyoruz!

Yanılgı...

Hep elde etmekle meşgulüz, hak edip etmediğimize aldırmadan fütursuz bir iştahla istiyoruz. Bu hâl bizi yeterince umursamaz yapmakla kalmadığı gibi olaylara karşı tepkilerimizi yitirmemize de sebep olmaktadır.

Put...

Adına ister “benlik” ister “ego” ister “nefs” deyin. Bu çetin düşmanla her gün savaş veriyoruz. Yani
problemimiz bu. Ringin adı “hayat” düşman ise kendimiz. Kimimiz farkında, kimimiz farkında “olmamayı” seçmişiz.

Uyarı!

Ve ruhumuza, egomuzla attığımız bu sessiz dayakta, ne kadar ayakta kalır gibi görünsek de hakem indinde hükmen mağlubuz.

“Kendine yenilme!”

21 Aralık 2016 Çarşamba

Rüya Orkestrası

Bülent Bulut

Karanlığın erken indiği vakitlerdi. Bir çocuğun göğsünü hiç acımadan dolduran korkular hâkimdi her geceye. Cesaretin tanınmadığı esaret diyarıydı, en sıcak yaz gecesi olsa bile soğuktu hep gecelerim. Geceler, şimdilik gözyaşlarımı saklamama yetmiyor; üzerime en korkunç canavarlarını salıyordu. Yeni tanıştığımız zamanlar değildi hâlbuki. 15. senemizi dolduruyorduk. 

Yalnızlık kardeşi, sessizlik en yakın dostuydu gecelerimin. Lakin bana dost olan suskunluklarım değil yalvarışlarımdı, isyanlarım değil niyazlarımdı, sarhoşluklarım değil ayık oluşlarımdı. Öyle zannediyordum.

Tanışmamızın 15. yıl dönümüydü, dedim ya, işte yine salıyordun en korkunç canavarlarını o gece de. Her zamanki hâllerin üstündeydi yine. Şeytanlar kulaklarıma bir şeyler fısıldıyordu, duyuyordum. Artık değiştim, nihai yârim var, korkmamalıyım diyordum. "Yakışır mı senin gibi yâri olana?" Yakışmıyordu da. 

Ayak sesleri duyuyorum. 

Tanıyorum seni 
Ensemde hissettiğim bu sıcak nefes senin 
Tanıyorum seni 
Saçlarımın arasında dolaşan bu eller senin 
Tanıyorum seni 
Bu loş koridorda bana eşlik eden gölge senin 
Tanıyorum seni 
Seher vakti seccademi aydınlatan bu nur senin 
Tanıyorum... 

Uyuyamam şimdi; ama sen ne olur gitme baş ucumdan. Söz veriyorum, gidersin diye dönüp bir daha bakmam. Yeter ki okşa tekrar saçlarımı, ne ana ne baba okşar böyle zira. Ya çekme benden ellerini ya da ver korkularımı geri. Şimdi gezin tüm sevdiklerinin gecelerini. Damla damla avuçlara düşen o sıcak melodileri topla ve bir rüya orkestrası kur onunla. Bilirsin, sessizlik varken uyuyamam ben zira.

21 Ekim 2016 Cuma

DİL AİLELERİ VE ÖĞRENİMİ

Bülent Bulut

Dünya üzerinde en güvenilir verilere göre 6.000’in üzerinde dil konuşulmakta. Bu dillerin oluşumları ile ilgili gerçekliği tartışılır birçok teori ileri sürülmektedir. Bu konuda monojenist -dillerin tek bir kökten türediğini kabul eden- görüşe sahibim; zira etimolojik ve morfolojik olarak birçok dilde; kökende ve yapıda ortaklık göze çarpar. Siz değerli okuyucuları fazla teoriye boğmadan dil öğrenimi açısından bizlerin hangi yollardan hareket edeceğini biraz açalım istiyorum.

Dillerin hepsi bir aileye mensuptur. En bilinenleri Hint-Avrupa, Hami-Sami ve Ural-Altay dil aileleridir. Hint-Avrupa dilleri morfolojik olarak çekimli dillerdir. Latin ve Sanskrit kökten kaynaklanan muazzam bir kelime hazineleri vardır. Gramer yapısında bir “ahenk” mevcut olsa da genellikle öğrenme aşaması bizler için zorlu geçer. Bu dil ailesinden bilhassa Avrupa dillerinin gramer yapısının Türkçe gramere zıt olduğu bariz bir gerçek. Buna İngilizceyi örnek verirsem ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim. Fakat öğrenme ve kolaylık açısından Hint dilleri grubunda yer alan dilleri ve bilhassa Farsçayı ayrı tutmam gerekecek; zira ortak kültürle gelen ortak kelime çokluğu ve gramer yapısındaki benzerlik sayesinde bir Türk’ün en kolay öğrenebileceği Hint-Avrupa dil ailesine mensup dildir. Kendinizi rahat ve kelime tekrarına düşmeden ifade etmek isterseniz bu dil ailesinden “Farsça” benim favorim.

Hami-Sami dilleri ise yeryüzünün en eski ve en kutsal dillerini ihtiva eden dil ailesidir ve yine yapısal bakımdan çekimli dillerdir; fakat Hint-Avrupa dillerinden farklı olarak bu dil ailesinde genellikle kelimenin kök sessizlerine sadık kalınır. Peygamberimizinin dili Arapça, Hz. Musa’nın dili İbranice ve Hz. İsa’nın dili olan Aramice bu dil ailesinde yer alır. Arapçayı temel alarak düşündüğümde bu dil ailesini tek kelimeyle ifade etmek isteseydim o kelime muhakkak “mânâ” olurdu. Hissî hitap katsayısının oldukça yüksek olduğu bu dil ailesinin tınısı insanoğluna hep bir uhrevilik hatırlatmıştır. Belki de yüce Yaratıcı sırf bu yüzden peygamberlerini ve onların risalelerini bu dil ailesine mensup kılmıştır. Bu dil ailesinden bizim için öğrenmenin en kolay olacağı dili söylememe gerek yok. Zaten Arapça olduğunu anladınız.

Ural-Altay dillerine gelirsek bu ailedeki bütün diller sondan eklemelidir. Yani hangisini öğrenebiliyorsanız öğrenin. Bu, bizim açımızdan büyük bir kolaylıktır. Buna Japonca ve Korece de dâhil. Şayet bazı filologlar bu iki dilin izole dil -dünya üzerindeki hiçbir dille akrabalığı olmayan- olduğunu söyleseler de ben kendi dil ailemizden oldukları görüşünü savunanlardanım. Sondan eklemeli oluşları bu dil ailesine enfes bir “kıvraklık” sağlamakta; zira çeşitli eklerle kelimenin kökü değişmeden farklı türevlerde kelime üretmede bu dil ailesinin üstüne yoktur.

Favori dil bekleyen varsa üzgün değilim; çünkü hâlihazırda Türkçe üzerinden devam edeceğim.

Tarih boyunca farklı dillere mensup milletlerle olan iletişimlerimiz neticesince vuku bulan kültür ve bu kültürle gelen kelime alışverişlerinden kaynaklanan zenginlik, dilimizin hayli “kıvrak” bir yapıda olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum dilimiz üzerinde müthiş bir gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu gelişimin en nihai ve kâmil tezahürü de muhteşem Osmanlı Türkçesidir. Zira bu dil; İslam coğrafyasında hayli sempatik, artistik ve gayet kibar bir lisan profilinde olmakla birlikte Arapçanın mânâsına, Farsçanın ahengine maliktir. Bu durumdan mütevellit Osmanlı Türkçesini öğrenmek; Farsça üzerinden Hint-Avrupa dillerine, Arapça üzerinden Hami-Sami dillerine ve Türkçe üzerinden de Ural-Altay dillerinden istediğimizi öğrenmek için bizlere büyük kolaylıklar sağlamada tek başına yeterli olacaktır.

9 Eylül 2016 Cuma

LÂF Ü GÜZÂF ÇIKMAZI

Bülent Bulut

2

Herkesin terk edemeyişleri vardır elbet, zaten monotonluk atfettiğimiz günlerimizin bize geri dönüşleri böyle, diyebilirsiniz, haklısınız da. Dünya meşgaleleri bunu gerektiriyor. İnsanlıktan dem vuracağımız nadide anlarımızı aldılar elimizden, mecburiyetlerimiz ve dahi sorumluluklarımız var. Yol uzun, zaman kısa ve yorgunuz. Hayatın artık kök salamayacağı mutantlara dönüşmüş bile olabiliriz -buna gülün lütfen.- Bütün bunlara rağmen iki kirpiğimizin arasında olan zamandan biraz sıyrılıp hayal dünyamıza doğru yol alalım.

Hayaller zamana ait olgular değildir. Zamana ait olmadıkları gibi bir mekân aidiyetleri de yoktur. Türlü türlü roller biçeriz kendimize. Kontrol hep bizdedir çünkü, kontrolümüzde olmayan rüyalara inat.

Hayaller bize yeni zamanlar ve mekânlar oluşturur. Örneğin sırtınızda tekli bir koltukla yeni evinizin merdivenlerini çıkarken lüks bir masaj salonunda dinlenebilir, masa başında bilgisayarla uğraşmaktan beyniniz yanmışken imrendiğiniz birisinden rol çalabilir veya bacağınız kırık bir hâlde hastane odasında uzanırken capoeira yapabilirsiniz. Basit velakin hayaldir en nihayetinde. “Hayaller de nereden çıktı şimdi” diyebilirsiniz tabii. Fakat size edebîleşmek ve ebedîleşmekten bahsetmem gerekiyorsa hayalleri es geçemem. Tıpkı hisleri de es geçmeyeceğim gibi...

Edebîleşmekten bahsedeceksek hislerin ve hayallerin bir ahenk oluşturması gerekir. İlhamın arz-ı endam edeceği bir gönül hâli ancak böyle mümkün. İşte, o zaman insan olmaya bir adım daha atmışız demektir.

"Ne yani! Bu hâlde olanlara bile tam manasıyla insan denemiyorken kendimizi nasıl tanımlayacağız?" cinsinden zekice bir soruyu kendinize sorduğunuzu varsayarak diyorum ki; çoğunluğumuz “insansılarız” -bu tabiri hak ettiği bir anlatımla genişletmeyi bir borç bilirim- görüntü itibarı ile insanız yani.

İçiniz rahat olsun, ilhamda insan ya da insansı şartı aranmaz. Aynı şekilde zaman ve mekân şartı da. Bir his ve hayal ahengi içerisinde olsanız da o durum geçtikten sonra bile gelebilir ilham. Bunu ruhumuzda hissettiğimiz derûnî rezonanstan anlayabiliriz. Zaten bu yüzden adı ilhamdır: “ilahi bir ikram.” Bu ikram kimden geliyorsa yerini de vaktini de o tayin edecektir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken tek gerçek ve can alıcı nokta şudur ki, edebî olmak adına yalancı eserler türeterek kendimizi ve dahi başkalarını kandırmak gibi bir duruma düşmekten sakınmalıyız. Nasıl mı? Tek bir örnekle açıklayayım, kâfi. Misalen birisini karşılıksız sevmeden yani aşka en yakın o duyguyu tatmadan -ki efsunlu bir takım kelimeler de dimağınızda hâl-i hazırsa- edebî olarak çok güzel bir sevda şiiri yazabilirsiniz; lakin o şiir ebediyet ekseninde yaşanmamış olduğundan sinelerde hiç yazılmamış kabul edilecektir. En azından benimkinde…

İşte, bu denli hisler ve hayaller hengâmesinden çıkacak olası ahenkte kendimize dürüst kalabilirsek edebîleşme artık bizim için bir süreç olmaktan çıkacaktır. Ve edebîleşmeden kastımın da tüm “sanat benliği” olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.

Şimdi edebîleşen insansıdan ebedî insana doğru yol alalım...

"Ebedî olmak" tabiri başlı başına bir ilgi tasallutuna uğruyor değil mi? O uçsuz bucaksız insan semasına başını kaldırıp bakmaya cüret edebilenlerin yani edebî insansıların hak edişleridir ebedî insan olmak. Bu da ancak arkanızdan bir eser bırakmak ile mümkün olacaktır. Zamansızlık ve mekânsızlık âleminden gelip hiçlik kapısına varan ve akabinde zamana ve mekâna bırakılmış bir nişane: eser.

Sevgili okuyucu! İşte, sen bu eserlerle hatırlandığında ebedîsin.

6 Eylül 2016 Salı

Gül ve Kül

Bülent Bulut

Yâr yâr bakan
Gül görür
Gül gül bakan
Bülbül...

Teşbihi nâ-mümkün
İfadeler nuhül
Dil âciz,
"Dîl" kâfî.

Ne kâğıt elzem
Ne satır zâyi
Ne kalem tutar
Ne mürekkeb kanar
...
Aşk ateşinin
Derler bî(r)misali var
Aslı gülşen!

İbrahim olan girer
Ve ebeden
Girecek İbrahimler.

16 Ağustos 2016 Salı

LÂL

Bülent Bulut

Sârâ'yı görmeden de dilsiz idim
Gördüm.
Yine dilsizim
Ne acaibdin Ey Zeyd!
Arapça bilmez, şiirce bilirdin
Ayrı iken çözüldü dilin
Yanan Tuleyle idi.
Evet.
Vazgeçti
……………………….
Vazgeçemedim.

LÂF Ü GÜZÂF ÇIKMAZI

Bülent Bulut

1

Gelişen dünyanın değişmeyen klişeleri, insanımızı her cihetten kuşatan ve mana alanlarımızı parselleyen bir dizi bayağılıklar silsilesini, günlük hayatın her safhasında karşımıza çıkarmakta. Değişmeyen konu başlıkları, söylenmemişliklerle dolu yürekleriyle mahzun yeni güruhlar meydana getirmekte; bu hâl insanımızı mutsuz etmekle kalmayıp hislerin sözlere dökümü aşamasında mananın yitmesine ve bunun yerine içi boş ifadelerin kalması gerçeğiyle bizi yüz yüze bırakmaktadır.

Toplumun her kesimini temel alarak bir lâf ü güzâf çıkmazında olduğumuzu belirtmek zorundayız. Birbirleriyle ünsiyet sahibi bireyler arasında sürekli veya kısmen de olsa karşı cins, siyaset, araba, futbol... gibi -boş kelimesini kullanmam kadar bayağı- konulardan dem vurmak mecburiyetinde kalıyoruz. Bu konuda bir varsayımda bulunmadan söylüyorum ki, saatlerimiz bu kıymetsiz konulara harcanarak heba oluyor.

Daha az edebî olmak bir yana dursun hakikatli konulara değinmekten kaçınıyoruz.  Durumun izafi olduğunu düşünmeden kendimize karşı biraz dürüst olursak şahsım da dâhil bu muhabbetleri saatlerce yapmış olduğumuzu göreceğiz. Sıradanlık kayalıklarıyla çevrili bu Bermuda şeytan dörtgeninden -ki geometrik varyasyonlarının daha fazla olduğu aşikârdır- huruç kararı alıp açık denizlere doğru yol aldığımızda göreceğiz ki zihnimize ve dahi gönüllerimize vurduğumuz bu klişe prangaları, yerini yeni keşiflere bırakacak ve bu olur olmaz edebîleşme ve ebedîleşme adına gerek ferden gerek cem'en bir dizi metamorfozdan geçeceğiz.