Nurullah Yiğit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nurullah Yiğit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Martılar

Nurullah Yiğit


uçun martılar uçun, gidin memleketime
yârin omzuna konun ve dokunun tenine
öyküler getirin bana uzak diyarlardan
yârin gerdanından, çölden, Orta Doğu’dan
bana bir tel saç getirin, altından sedirin
samyeliyle sımsıcak rayihalar getirin

üflememişse eğer hâlâ İsrafil sûru
durdurmadan henüz Mikâil yağmuru
kirli ellerle günahsızlara dokunmayın
tövbeler getirin bizlere, sevaplar sayın
anneler gibi doldurun kandan kumbarayı
ve unutmayın o en sona kalan martıyı
bu yükü taşıyın, hem hafiftir hem ağır da
henüz yıpranmamış taze kanatlarınızda

âh, âh martılar. kandırıyor insanlar sizi
kandırıyor insanlar herkesi, sizi, bizi

nasılsa dağlar denize paralel değil mi?
yoksa denize mi paralel koskoca dağlar
her neyse Albatros, bunun ne önemi var
kuşlar uçuyorsunuz değil mi? kuşlar, kuşlar.

21 Nisan 2017 Cuma

Zamana Uymayan Kahraman

Nurullah Yiğit


Tutuşmuş
yetim duyguların ahşap kirişleri
mavi, sarı ve biraz kahverengi
sinmiş ifadesine
nostaljik pencerenin.

Unutmayın.
Devlerle savaşırken
bilincimi kaybettim.

koskoca kırk yılı vardır
“vakit yetmiyor” diyenlerin.

boşverin.

tuğlalar arasında
kokuşmuş emekler görünmüş
kazandım diyenler kaybetmiş,
zamanının gümüş zırhlı şövalyelerine.

“zamana uymayan, kahraman…”
ne de güzel denildi.

İşte Kahraman,
Zamana uymayan!

15 Mart 2017 Çarşamba

YAS

Nurullah Yiğit


tutar şimdi
gecenin yasını
yaşlanmış göğsünde
ve titretir dünya sazının
eskimiş neşesini
erimiştir “aşk”ı karşısında
mumyalanmış ışıklar.

gezinir ruhunun
temizlenmiş köşelerini
öykülerini burada yazar.

yüzsuyunu akıtır
acı giyinmiş notalar üstüne
karaltıları bir kibrit çöpüyle
aydınlatır.

ne çok dik ne çok eğri
kalemini böyle tutar
bilinsin istemez
henüz dokunulmamış
yanardağ gibi sırrı.

kalemi gibi sırrını da sıkı tutar.

yaslanır gecenin paslanmış yastığına
uzanmak istemez, yaşlıdır çünkü
yüzü hüzünlüdür



25 Şubat 2017 Cumartesi

EFENDİM

Nurullah Yiğit


"Ne büyüksün Efendim!"
Âh! Ne büyük bir yalan daha söyledim.

"Sen, en büyüksün, Efendim!"
Şimdi düzelttim.

Düzelttim mi? Hayır, hayır…
"Tek Büyük, sensin." demeliydim.

Bizler küçüğüz, Efendim.
Bizi bağışlayın, bizi mazur görün.
Biz, senin büyüklüğünü bilemeyiz.

Ben okyanusta bir damlacık
Çölde kavrulmuş bir kum tanesi
Gökyüzünde ufacık bir yel
Sen, okyanusun kendisi
Gökyüzü ve çöl desem
Yine de seni yüceltemem
Çünkü sen, yücesin.
Yücesin sen!

Ben bilmem, Efendim.
Ben bilemem.

Bu "ben" dediğim şey
Doğduğumda hediye edilen
Simsiyah doğum lekem.

Desem ki, sen'den alır ışığını yıldızlar
Nerede gözyaşı ve nehirler var,
Sana doğru akar.

Keşke "ben-bir-hiçim!" diyebilsem.

Efendim,
Cümlelerim bile devriktir, benim.
Benlik, birlik ve hiçlik,
Bir cümlede olur mu hiç?

Yine de bilemem, Efendim.
Bilemem.

Sen.
En büyük, sen!

21 Ocak 2017 Cumartesi

Gökkuşağı

Nurullah Yiğit


Tuz akan pınarlar, buz akan nehirler
Ve içinde biraz olsun su taşıyan her şey
Buharlaşır ve tabiat bunu bizden gizler
İster bilme ister bil, işler bu çark peyderpey
Dokunur yağmur damlaları yeryüzüne
Ümitsiz, kuru ve çatlak toprak nemlenir
Yenidoğan açlığıyla emer bulutları toprak
Yağmuru yağdıran anne şefkatiyle emzirir.

Demlenir, yazgısı yeniden kara toprağın
Solmuş sarı renk iken ifadesi demlenir
Asırlık ihtiyarların kuru kökleri şenlenir
Isınır canlılar boşlukta savrulan ezgiyle
Kamaşır gözlerimiz kırılan yerinden ışığın
Işık bir kuşak olur ve sıkar belini göğün.

21 Aralık 2016 Çarşamba

Geçiş

Nurullah Yiğit

Güneş yüzünü çevirince benden
Ah hâlim, diye geçirdim içimden
Perdeye ilişti gözüm evvela
Kıvrılmış çiçekler renkli ve lilâ
Kenarda köşede kalmış kuruntu
İnsanlar, sesler ve biraz uğultu
Aynalarda yankılanan inci ses
Kokusu odaya sinmiş bir nefes
Bir ufacık an, ağlamak için yeter
Gece, en güzel sevenleri gizler
Sıcak ve soğuk, uyuşuk bir beden
Ümit işte, yüreğime su serpen
Susadım içtim; içtim ve susadım
Uçurum bir hayal, attım bir adım

25 Kasım 2016 Cuma

Hüzün Şiiri

Nurullah Yiğit


Hüzün,
En sevdiğim kelime, ıstırabın kardeşi!
Hüzün, gökyüzünde acıların direnişi,
Göğsüme pasıyla zincirlenmiş iki hece
“öl artık adam” diye bağırması, seslice

Hüzün,
Kalkan ayrılık kervanının yolcusu güzün
Aksatmadan hiçbir gece, içtiğim her öğün
Sadrıma biriken gözyaşı, zemzem tadında
Acı zemheri günlerinde sardığım tütün

Hüzün,
Terk edilmiş bir ülke adeta gözlerimde
Asil hükümdar öldü, şehzade beşiğinde
Beşiğindeki şehzadenin gözlerinde yaş
Vicdan, vezir ve şehzade arasında savaş

Hüzün,
Etkisindeyim hâlâ gündüz gördüğüm düşün
Bir rüya mıydı? Hayır, daha fazlası düşün!
Yaşadım sanki bir an için, sanki bir ömür
Hüzün, ey sevgili, senin görünmeyen yüzün!

21 Ekim 2016 Cuma

Hüznün Bestesi

Nurullah Yiğit

Ne garip bir gece bu rüzgâr esmiyor sanki
Gök sema kızmış birazdan çatlayacak gibi
Ne uzun bir gece hiç bitmeyecek sanki
Bütün yaşananlar gördüğüm bir rüya gibi

Göğsümde taşa çarptıkça kıvılcım çıkaran
Nerede, ışıltılar saçan kristal cevher
Akrebin üzerinde uzunca bir yelkovan
Her geceyi aydınlatan alevden mücevher

Uykuya mı dalmış gündüz âşığım diyenler
Bir kızı düşünde görmek için dua ederken
Nerede şimdi onlar, bu sahradan göçenler
Yârin yanından ayrılmam gidemem derken

Nerede yetim sesler kalbimde hissettiğim
Bir mazlumun nefesi ve mazlumun neşesi
Sesini duydukça irkildiğim ve titrediğim
Bu gecenin bağrında çalan hüznün bestesi

7 Eylül 2016 Çarşamba

KARANLIKTA RAKS

Nurullah Yiğit

Karanlığın içindesin. Bir hayalin şiltesine uzanmışsın işte. Etrafında, yakınında, civarında neler bulunduğunu bilmiyorsun. Sadece bir madde (yokluk) olmuş olsa; "siyah" ve sen siyahın bir renk olduğuna inanmış olsan. Gözlerini açmanın ya da kapalı tutmanın bir anlam ifade etmediğini bildiğin hâlde sen yine de gözlerini kapatsan. Kirpiklerini birbirine sarılmış düğümler şeklinde kilitlesen ve bu kilidin anahtarı bir sihirli cümle olmuş olsa.

Bir süre bedeninin hafiflediğini hissedebilecek kadar nefes alsan. Bedenin bir kuş tüyünün savrulmuşluğu kadar hafiflese. Düşünceden ibaret olduğunun farkına varsan. "Evet! Ben, üzerine beden giydirilmiş bir düşünceyim." diyebilsen. Tam o esnada bir perdenin varlığından haberdar edilsen. Zaman zaman rüzgârın perdeni okşayışından doğan raksı seyretsen. Henüz perdeyi temaşa etmeye başlamışken belirli belirsiz bir karaltı odanın içerisinde önce sağa, sonra sola; ardından sana doğru yaklaşıyor olsa. Korkmasan! Yineliyorum. Korkmasan! Kalbin hızlı hızlı çarpmasa ve soğuk terler dökülmese teninden. Ürperti duygusunu bütün duygusuzluklar boşluğuna bırakıversen. Karaltı yaklaşsa, daha çok yaklaşsa… "Görebiliyorum" derken gözlerinin sana yalan söylediğini göremeyecek kadar kör olmasan.

İşte, tüm ihtişamıyla karşında duruyor. Asırlardır yerin altında keşfedilmeyi bekleyen bir çift mücevher parıldayarak sana bakıyor. Yüzünde korkulu bir ifade görüyorsun. Tel tel saçlarının arasından ve alnından tuzlu sular yeni yollar keşfederek dudaklarının üzerinden aheste aheste iniyor. İşaret parmağını henüz yeni emmeye başlayan bebekler gibi titreyerek ona doğru uzatıyorsun. Sonra… Sonra uyanıyorsun, en olmayacak yerde uyanıyorsun. Kim bilir, o bir çift göz için kaç gece daha penceren açık uyuyacaksın; kim bilir?

2 Eylül 2016 Cuma

Baldan Çocuk

Nurullah Yiğit

Yıldızların üzerinde incecik bir şal
Simsiyah geceyi laciverde boyuyor
Işıltılarıyla bir çocuk sanırsın bal
Heybesini açmış ilham dolduruyor

Bulutlara sarılıp uykuya dalarken
Dinliyor ruhuyla kâinatın sesini
Şelaleden akan ak sütünü içerken
Seyrediyor suda görünen aksini

Yangın çıkaran kıvılcımlar arasında
Bir elinde hayali diğerinde gerçek
Uyku, uyanıklık ve bir düş arasında
Ay ve güneşin dansı sahnelenecek

Yıldızların üzerinde incecik bir şal
Simsiyah geceyi laciverde boyuyor
Işıltılarıyla bir çocuk sanırsın bal
Heybesini açmış ilham dolduruyor

16 Ağustos 2016 Salı

SERÇE MECBURİYETİ

Nurullah Yiğit

Minik bir serçe
Gökyüzünde uçarken
Bulutlara ve ufuklara
Kanatlar çırparken
Mızrak mızrak yükselirken
Bulutları aşarak
Daha da yükselirken

Kanayan kanatları
Kaynayan kafatası
Buz tutan bacaklar
Karanlık gökyüzünde
Bir serçeyi tutanlar

Tek bir zerre kâinat
Her zerre de kâinat

Güneşin berrak ışığı
Tüylerinde yanığı
Sırtında kırarken
Yaklaştıkça yanarken
Kartallar ve krallar
Gıpta ile bakarken
Peşinde rüzgârlar
Kan savururken

Art arda katmanlar
İç içe katmanlar
O minik serçe
Tüm bunları aşarken
Bilerek ölüme
Korkusuzca giderken

Şehvetin, tutkuların
İsteklerin, arzuların
Arayışların, tatların
Peşinden gidemem!

Hayır, hayır!
Bunu yapamam.
Çünkü buna mecburum.